Illness, insanity and death
are the black angels
that kept watch over my cradle
and accompanied me
all my life.
Edvard Munch

Self-Portrait
1895 Lithography 45 cm x 32 cm Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesi
Van Gogh gibi Edvard Munch da resimlerinde hüznü, acıyı, melankoliyi
ve özellikle de hastalıkla, ölümü yansıtmaya çalışmıştır. Norveçli
ressamın (1863-1944) çocukluğunda ailesinde hastalık ve ölümler eksik
olmamıştı. Bunlar hayatı boyunca unutamayacağı, onu etkileyen ve sanatına
yansıyan olaylardı. Annesi ve kız kardeşinin ölümünün ardından babası
da para sıkıntısı ve bunalım içindeydi. Odasına girip saatlerce dua
ederdi. Munch o günler için daha sonra "hastalık, delilik ve
ölüm beşiğimin başucunda nöbet bekleyen ve ömrüm boyunca yanımdan
ayrılmayan kötü meleklerdir" diye yazar. İlk sergisi sonunda
aldığı bir bursla Paris'e gitmiş ve orada üç yıl kalmıştır soluk alıp
veren, hisseden, acı çeken ve seven canlı varlıkların resimlerini
yapacağını belirten Munch Avrupa'nın pek çok yerini dolaşmıştır.
En
önemli ve etkileyici resimlerinden biri olan Çığlık'ın 50'den fazla
gravürü vardır. 1893 tarihli ilk çalışması renklidir. Resimde insanın
yalnızlığına ve korkusuna şahit oluruz. Körfez, küçük yelkenli gemiler
ve resmi çaprazlama kesen parmaklıklı köprü, sahnenin kuzey sahilinde
olduğunu gösterir. Munch 1892 yılında hastalığı sırasında yazdığı
günlüğünde bu sahneden söz eder ; "İki arkadaşımla güneşin batışında
yürüyordum. Aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü, durakladım, hissizleştim
ve bir parmaklık üzerine dayandım. Kentin ve mavi fiyordun üzerinde
ateşin dili ve kan vardı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler ben
ise hala orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve doğanın içinden gelen
sonsuz çığlığı duydum". Amerikalı sanat tarihçisi Robert Rosenblum
Munch'un ölü kafaları için Paris L'Homme müzesindeki bir Peru mumyasını
model olarak aldığını öne sürmüştür.. Munch Dostoyevski ve Kierkegaard
okurdu. Kierkegaard'ın şu pasajından etkilenmiş olmalı (Ruhum
öyle ağır ki hiçbir düşünce artık onu yükseltemez ne de kanat vuruşlarım
onu sonsuzluğun içine çekemez. Herhangi bir şey onu kımıldatmazsa
sadece yeryüzünde kalır, fırtınadan önce alçakta uçan bir kuş gibi.
Ezicilik ve kaygı iç dünyamın üzerine çöküyor). İnsana
özgü olan içsel bunalımların sembolik bir görünümü olan resimde ön
plandaki figür başını elleri arasına almış ve gözleri dik, ağzı sonuna
kadar açık, yanakları bağırır durumda gösterilmiştir. Yılankavi figürün
diğer iki figürden uzakta ve tek başınalığı yalnızlığı ve bunun dehşetini
simgeliyor. Bütün çizgiler çığlık atan başa doğru akıyor. İnsanın
umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, endişelerini, boğuntularını, korkularını,
acılarını ve çaresizliğini dile getiren bu resim dışavurumcu bir ifadeye
sahiptir. Renkler ruhsal durumu daha da vurguluyor. Gökyüzünün kırmızı
ve sarıyla dalgalı görünümüne karşılık deniz açık renkle kara ise
koyu mavilerle oluşturulmuştur. Gökyüzünün hali fırtına öncesi sessizliği
işaret ediyor. Çığlık atan figürde ve köprüde toprak renkleri göze
çarpar. Resimdeki dalgalanma hareketlilik sağlıyor.









Çığlık
1893 Yağlı boya, tempera ve pastel boya: karton 91x73.5cm Milli Galeri,
Oslo
Edvard
Munch was a Norwegian artist whose brooding and anguished paintings
and graphic works, based on personal grief and obsessions, were instrumental
in the development of expressionism.
Born
in Løten, Norway, on December 12, 1863, Munch began painting at the
age of 17 in Christiania (now Oslo). A state grant, awarded in 1885,
enabled him to study briefly in Paris. For 20 years thereafter Munch
worked chiefly in Paris and Berlin. At first influenced by impressionism
and postimpressionism, he then turned to a highly personal style and
content, increasingly concerned with images of illness and death.
In 1892, in Berlin, an exhibition of his paintings so shocked the
authorities that the show was closed. Undeterred, Munch and his sympathizers
worked throughout the 1890s toward the development of German expressionist
art. Perhaps the best known of all Munch's work is The Scream (1893,
Nasjonalgalleriet, Oslo). This, and the harrowing The Sick Child (1881-86,
Nasjonalgalleriet), reflect Munch's childhood trauma, occasioned by
the death of his mother and sister from tuberculosis. Melancholy suffuses
paintings such as The Bridge -in limp figures with featureless or
hidden faces, over which loom the threatening shapes of heavy trees
and brooding houses. Reflections of sexual anxieties are seen in his
portrayals of women, alternately represented as frail, innocent sufferers
or as lurid, life-devouring vampires.
In
1908 Munch's anxiety became acute and he was hospitalized. He returned
to Norway in 1909 and died in Oslo on January 23, 1944. The relative
tranquillity of the rest of his life is reflected in his murals for
the University of Oslo (1910-16), and in his vigorous, brightly colored
landscapes. Although his later paintings are not as tortured as his
earlier work, a return to introspection marks his late self-portraits,
notably Between Clock and Bed (1940, Munch Museet, Oslo).
Munch's
considerable body of etchings, lithographs, and woodcuts is now considered
a significant force in modern graphic art; the work is simple, direct,
and vigorous in style, and powerful in subject matter. Few of Munch's
paintings are found outside Norway. His own collection is housed in
the Munch Museet.