Ankara'da
hiçbir zaman "hafta
başı sendromu" yaşamazsınız, eğer işinizi seviyorsanız.
Sendromlu hafta sonları vardır buralarda, bu bozkırda, bu yeşilin ve
mavinin pek olmadığı, olanının da bakımsızlıktan keşke hiç olmasaymış
dedirttiği beton yığını Ankara'da.
İnsanlar
hafta sonu gezmeye gidecek, tabiatla baş başa kalabilecekleri yer bulamadıkları
için büyük alışveriş merkezlerine giderler. Hepsi kapalı yerlerdir buraların,
otoparkları bile. Kışın iyi de, yaz aylarını bir düşünün .. Birbirlerini
iterler o güzelim havalarda, kapalı bu mekanlarda yürüyen merdivenlere
daha önce binebilmek için, o kötü kokuların insanın suratına çarptığı,
onlarca fast-food'larda 3 saniyede pişenlerden yemek için.
Oysa
biraz zor da olsa, hafta sonu gidilecek yerler mutlaka vardır Ankara'nın
çevresinde. Bu "hafta
sonu sendromu"nu yaşamayalım diye, önceden karar verdiğimiz
gezimiz için Konya'ya hareket ettik AFSAD'tan fotoğrafa gönül vermiş
bir grup olarak. Çok methettikleri Meke Gölü'nü ve Taşkale'yi göreceğiz.
Fotoğrafla ilgili her türlü donanıma da sahibiz.
Arabada
dört kişiyiz: Nalan, Melis, Hakan ve ben. Usta şoförümüz ise Hakan.
Ankara makasa kadar biraz kalabalık bir trafikte olduğumuz için kaybettik
önde giden arkadaşlarımızı. Yol boyu Mersin, Adana ve Konya plakalı
kamyon ve otobüsleri görüyoruz. Aralarına Almancılar da karışmış iri
plaka harfleriyle. Hepsi bir şeyler taşıyor; kimi yolcu, kimi meyve,
kimi tahıl, kimisininki ise belli olmuyor yolda. Önce Ankara'ya, sonra
diğer şehirlere dağıtacaklar taşıdıklarını. Yoğun bir karmaşa var bu
yolda. Türkiye yollarının adeta bir özeti yaşanıyor buralarda. Anlamsızca
sollayan "o
şimdi asker" araçları ve pusuya yatmış polisler.
Uzaklaştıkça
Ankara'dan, radyomuz FM bandını almamaya başlıyor, teyp dinlemek zorunda
kalıyoruz. Dinlediklerimiz de Hakan'ın zevkleri, araba Hakan'ın: İstersen
dinleme, öyle bir şansın yok asla, alacakaranlıkta adeta yol kenarında
bırakacak bir edayla; "nasıl
beğendiniz mi kasedi?", diyen birisine verilecek cevap
zaten belli.
Öndeki
grup bizi fazla iplememiş olacak ki, yollarına devam etmiş sanırım;
"Konya'da
buluşuruz", düşüncesiyle. Cep telefonları ne güne duruyor,
her yarım saatte bir haberleşiyoruz.
Yol
o kadar çorak ki, Gölbaşı'nı geçtikten bilmem kaç kilometre sonra, gördüğüm
ilk ağaç için; "bak
yolda bir ağaç var", sevinç çığlığıma arkadaşlarım
da katıldı ve "bu
an hiç kaçmaz, hiç fotoğraf çekilmez mi?", diyerek
indik ve bastık deklanşörlere. Koruma altına alınmış gibi, mağrur ve
edalı karşılıyor bizi, cinsini bilemediğim yaşlı ağaç. Derdimiz öndeki
gruba hava atmak aslında; "siz
bu yol boyundaki tek ağacı kaçırdınız", diyerek ..
Yarım saat sonra, karanlıkla birlikte düştük yollara ve geldik Mevlana'nın
şehri Konya'ya.
Sabah
erkenden gitmemiz gerekirken Meke gölüne, uyuyup kalanlar yüzünden gecikiyoruz
ve Temmuz sıcağının yüzümüze vurduğu Konya'dan tekrar çıkıyoruz yola.
Karapınar'a ulaşıp, rehberimizi alıyoruz yanımıza ve yaklaşık 8 km sonra
ulaşıyoruz Meke'ye. İçimden; "methettikleri
yer burası mı?", diyerek hayıflanıyorum. "Başka
yerler daha ilginç olurdu, boşuna yorulduk" düşünceleri geçiyor
aklımdan. Araçları park edip iniyoruz volkanik araziye. Küllenmiş kömür
rengi var etrafta. Siyah kayalar ve sert dokularla çevrili.
Toparlanıyor
ve rehberimizi dinliyoruz. Bize bu krater gölününün "dünya'nın
nazar boncuğu" olduğunu ve 4 milyon yıl önce nasıl
oluştuğunu anlatıyor ezberinden. Sıcaktan fazla dinleyemiyorum adamı.
Bir an evvel fotoğraflarımızı çekip gitsek düşüncesindeyim. Göl etrafında
daha evvelden geçmiş araçların izlerinden yürüyoruz. Çekecek kare arıyorum,
arıyoruz diğer arkadaşlarla birlikte, fakat yok ki.
Derken,
gözlerimin daha farklı görmeye başladığını hissediyorum Meke'yi yol
boyu yürüdükçe. Belki de o ana kadar aradığım daha farklı bir ortam.
Etrafta hiç tesis yok. Oysa burası turistik bir yer. Turistik denilen
bir ortamda kocaman "cola"
reklamı, pencereleri, masa ve sandalyeleri beyaz plastikten bir cafe,
ya da bir restaurant (!) olmaz mı? Soğuk kolamı içeceğim, serinledikten
sonra da pek canım istemeden çıkacağım sıcağa, çekeceğim fotoğraflarımı.
Oysa ki yok bunlar. İyi ki de yok! "Turistik
tesis" adlı beton, reklam ve plastik yığını iğrenç
yapı sahipleri, "hizmette
kusur yoktur" kavramıyla verecek kanalizasyonunu o
göle, dökecek çöplerini oraya buraya, naylon poşetler, pet şişeler uçuşacak
havalarda.
Ne
yapalım, buraya gelenler de tedbirli gelsinler. Kapadokya, Antalya,
ya da başka bozulmuş yerlere benzemesin burası. Kalsın gri külleri,
uçuşsun rüzgarda büyüleyici yapısıyla. Dört milyon yılda bozulmayanı,
bozmayalım birkaç yılda. Benzemesin Konya'nın, Aksaray'ın artıklarıyla
mahvettiği Tuz Gölü'ne.
Baştaki ben değilim artık. Sıcak tepemizde, nefes almamızı zorlasa da,
doğallığını sevmeye başlıyorum Meke'nin. Daha farklı bakıyorum, yürüdükçe,
gördükçe tek tük angut kuşlarını ve gölün güzel rengini. Bulutların
gölgesi, görüntüsü yansıyor göle. Bastıkça ezilmiş küllere, büyüleniyorum.
Ne zaman fark edildi burası? Tarih boyunca kimler bakakaldı öylece?
Kimlere heyecan verdi? Kimlere hüzün? Şaşkınlığım artıyor yürüdükçe.
Başka bir dünya burası. Fötr şapkaya benzeyen Meke'nin tepesindeki çukur
açılacak ve UFO'lar çıkıverecek adeta. Hemen aklıma ünlü "BARAKA"
belgeselinin yaratıcısı Ron Fricke geliyor; yedi yılda yaptığı o müthiş
belgeselin en başında yer almalıydı burası göçmen kuşlarıyla birlikte.
Adam ne yapsın, söylememiş kimse böyle bir yerin varlığını.
Güneşe
rağmen çekiyoruz fotoğraflarımızı terleyerek. Tozu dumana katan askeri
bir araç geçiyor yanımızdan. Birinci derece sit alanı burası, elbette
geçecekler öyle toz-duman kaldırarak. Melis'ten modellik istiyor herkes.
O güzelim kırmızı elbisesi ile sanki oraya ait. Göl arkada, Melis önde.
Manken zannediyor kendisini bazen.

Çektiklerimiz
nasıl çıkacak merakı ile toparlanıyoruz, tozlanmış üstlerimizle. Kimse
şikayetçi değil. Tek üzüldüğümüz zamanlamamızın kötü olması, daha iyi
soluyamamamız bu tabiat şaheserini. Hissetmek, ama doyasıya hissetmek
için zaman yetmiyor.

Terk
etmemiş angut kuşları ve göçmenler buraları, "bozmaya
kıyamaz kimse", diye düşünüyoruz, dile getiriyoruz
içimizdekileri sonra. Hiç dokunmamalı etrafına, kendisine kalsın kendi
halinde, gelmesin buraya "hizmet"
dedikleri şey.
Bir
daha ki sefere,
.....daha erken geleceğim.
Güneşin doğuşunu göreceğim sende.
Görmek istiyorum göçmen kuşlarını.
Bekleyeceğim akşama kadar.
Güneşin batışını da kareleyip,
.....hoşçakal
diyeceğim sana.
.....Şimdi
demiyorum.
Geleceğim
tekrar,
.....sakın
ayrılma bir yere.
.....
.....Bu
doğal halinle bekle beni MEKE…