meke gölü : salih güler : 08102003

 
 

 

 

 

Ankara'da hiçbir zaman "hafta başı sendromu" yaşamazsınız, eğer işinizi seviyorsanız. Sendromlu hafta sonları vardır buralarda, bu bozkırda, bu yeşilin ve mavinin pek olmadığı, olanının da bakımsızlıktan keşke hiç olmasaymış dedirttiği beton yığını Ankara'da.

İnsanlar hafta sonu gezmeye gidecek, tabiatla baş başa kalabilecekleri yer bulamadıkları için büyük alışveriş merkezlerine giderler. Hepsi kapalı yerlerdir buraların, otoparkları bile. Kışın iyi de, yaz aylarını bir düşünün .. Birbirlerini iterler o güzelim havalarda, kapalı bu mekanlarda yürüyen merdivenlere daha önce binebilmek için, o kötü kokuların insanın suratına çarptığı, onlarca fast-food'larda 3 saniyede pişenlerden yemek için.

Oysa biraz zor da olsa, hafta sonu gidilecek yerler mutlaka vardır Ankara'nın çevresinde. Bu "hafta sonu sendromu"nu yaşamayalım diye, önceden karar verdiğimiz gezimiz için Konya'ya hareket ettik AFSAD'tan fotoğrafa gönül vermiş bir grup olarak. Çok methettikleri Meke Gölü'nü ve Taşkale'yi göreceğiz. Fotoğrafla ilgili her türlü donanıma da sahibiz.

Arabada dört kişiyiz: Nalan, Melis, Hakan ve ben. Usta şoförümüz ise Hakan. Ankara makasa kadar biraz kalabalık bir trafikte olduğumuz için kaybettik önde giden arkadaşlarımızı. Yol boyu Mersin, Adana ve Konya plakalı kamyon ve otobüsleri görüyoruz. Aralarına Almancılar da karışmış iri plaka harfleriyle. Hepsi bir şeyler taşıyor; kimi yolcu, kimi meyve, kimi tahıl, kimisininki ise belli olmuyor yolda. Önce Ankara'ya, sonra diğer şehirlere dağıtacaklar taşıdıklarını. Yoğun bir karmaşa var bu yolda. Türkiye yollarının adeta bir özeti yaşanıyor buralarda. Anlamsızca sollayan "o şimdi asker" araçları ve pusuya yatmış polisler.

Uzaklaştıkça Ankara'dan, radyomuz FM bandını almamaya başlıyor, teyp dinlemek zorunda kalıyoruz. Dinlediklerimiz de Hakan'ın zevkleri, araba Hakan'ın: İstersen dinleme, öyle bir şansın yok asla, alacakaranlıkta adeta yol kenarında bırakacak bir edayla; "nasıl beğendiniz mi kasedi?", diyen birisine verilecek cevap zaten belli.

Öndeki grup bizi fazla iplememiş olacak ki, yollarına devam etmiş sanırım; "Konya'da buluşuruz", düşüncesiyle. Cep telefonları ne güne duruyor, her yarım saatte bir haberleşiyoruz.

Yol o kadar çorak ki, Gölbaşı'nı geçtikten bilmem kaç kilometre sonra, gördüğüm ilk ağaç için; "bak yolda bir ağaç var", sevinç çığlığıma arkadaşlarım da katıldı ve "bu an hiç kaçmaz, hiç fotoğraf çekilmez mi?", diyerek indik ve bastık deklanşörlere. Koruma altına alınmış gibi, mağrur ve edalı karşılıyor bizi, cinsini bilemediğim yaşlı ağaç. Derdimiz öndeki gruba hava atmak aslında; "siz bu yol boyundaki tek ağacı kaçırdınız", diyerek .. Yarım saat sonra, karanlıkla birlikte düştük yollara ve geldik Mevlana'nın şehri Konya'ya.

Sabah erkenden gitmemiz gerekirken Meke gölüne, uyuyup kalanlar yüzünden gecikiyoruz ve Temmuz sıcağının yüzümüze vurduğu Konya'dan tekrar çıkıyoruz yola. Karapınar'a ulaşıp, rehberimizi alıyoruz yanımıza ve yaklaşık 8 km sonra ulaşıyoruz Meke'ye. İçimden; "methettikleri yer burası mı?", diyerek hayıflanıyorum. "Başka yerler daha ilginç olurdu, boşuna yorulduk" düşünceleri geçiyor aklımdan. Araçları park edip iniyoruz volkanik araziye. Küllenmiş kömür rengi var etrafta. Siyah kayalar ve sert dokularla çevrili.

Toparlanıyor ve rehberimizi dinliyoruz. Bize bu krater gölününün "dünya'nın nazar boncuğu" olduğunu ve 4 milyon yıl önce nasıl oluştuğunu anlatıyor ezberinden. Sıcaktan fazla dinleyemiyorum adamı. Bir an evvel fotoğraflarımızı çekip gitsek düşüncesindeyim. Göl etrafında daha evvelden geçmiş araçların izlerinden yürüyoruz. Çekecek kare arıyorum, arıyoruz diğer arkadaşlarla birlikte, fakat yok ki.

Derken, gözlerimin daha farklı görmeye başladığını hissediyorum Meke'yi yol boyu yürüdükçe. Belki de o ana kadar aradığım daha farklı bir ortam. Etrafta hiç tesis yok. Oysa burası turistik bir yer. Turistik denilen bir ortamda kocaman "cola" reklamı, pencereleri, masa ve sandalyeleri beyaz plastikten bir cafe, ya da bir restaurant (!) olmaz mı? Soğuk kolamı içeceğim, serinledikten sonra da pek canım istemeden çıkacağım sıcağa, çekeceğim fotoğraflarımı. Oysa ki yok bunlar. İyi ki de yok! "Turistik tesis" adlı beton, reklam ve plastik yığını iğrenç yapı sahipleri, "hizmette kusur yoktur" kavramıyla verecek kanalizasyonunu o göle, dökecek çöplerini oraya buraya, naylon poşetler, pet şişeler uçuşacak havalarda.

Ne yapalım, buraya gelenler de tedbirli gelsinler. Kapadokya, Antalya, ya da başka bozulmuş yerlere benzemesin burası. Kalsın gri külleri, uçuşsun rüzgarda büyüleyici yapısıyla. Dört milyon yılda bozulmayanı, bozmayalım birkaç yılda. Benzemesin Konya'nın, Aksaray'ın artıklarıyla mahvettiği Tuz Gölü'ne.

Baştaki ben değilim artık. Sıcak tepemizde, nefes almamızı zorlasa da, doğallığını sevmeye başlıyorum Meke'nin. Daha farklı bakıyorum, yürüdükçe, gördükçe tek tük angut kuşlarını ve gölün güzel rengini. Bulutların gölgesi, görüntüsü yansıyor göle. Bastıkça ezilmiş küllere, büyüleniyorum. Ne zaman fark edildi burası? Tarih boyunca kimler bakakaldı öylece? Kimlere heyecan verdi? Kimlere hüzün? Şaşkınlığım artıyor yürüdükçe. Başka bir dünya burası. Fötr şapkaya benzeyen Meke'nin tepesindeki çukur açılacak ve UFO'lar çıkıverecek adeta. Hemen aklıma ünlü "BARAKA" belgeselinin yaratıcısı Ron Fricke geliyor; yedi yılda yaptığı o müthiş belgeselin en başında yer almalıydı burası göçmen kuşlarıyla birlikte. Adam ne yapsın, söylememiş kimse böyle bir yerin varlığını.

Güneşe rağmen çekiyoruz fotoğraflarımızı terleyerek. Tozu dumana katan askeri bir araç geçiyor yanımızdan. Birinci derece sit alanı burası, elbette geçecekler öyle toz-duman kaldırarak. Melis'ten modellik istiyor herkes. O güzelim kırmızı elbisesi ile sanki oraya ait. Göl arkada, Melis önde. Manken zannediyor kendisini bazen.

Çektiklerimiz nasıl çıkacak merakı ile toparlanıyoruz, tozlanmış üstlerimizle. Kimse şikayetçi değil. Tek üzüldüğümüz zamanlamamızın kötü olması, daha iyi soluyamamamız bu tabiat şaheserini. Hissetmek, ama doyasıya hissetmek için zaman yetmiyor.

Terk etmemiş angut kuşları ve göçmenler buraları, "bozmaya kıyamaz kimse", diye düşünüyoruz, dile getiriyoruz içimizdekileri sonra. Hiç dokunmamalı etrafına, kendisine kalsın kendi halinde, gelmesin buraya "hizmet" dedikleri şey.

Bir daha ki sefere,
.....daha erken geleceğim.
Güneşin doğuşunu göreceğim sende.
Görmek istiyorum göçmen kuşlarını.
Bekleyeceğim akşama kadar.
Güneşin batışını da kareleyip,
.....hoşçakal diyeceğim sana.

.....Şimdi demiyorum.

Geleceğim tekrar,
.....sakın ayrılma bir yere.

..... .....Bu doğal halinle bekle beni MEKE…