gölgede kırk derece: inci aral : 20112001  
     
 

Bu öykü ile ilgili metafor yazı bölümünde yayınlanan yazılar:

eleştirel söylem çözümlemesi ve toplumruhbilim bağlamında bir metin incelemesi : inci aral'ın "gölgede kırk derece" adlı öyküsü
nalan büyükkantarcıoğlu : 20112001

 

 
 

 

On Dört Mayıs

Yaşadığım ve hala kaçmak istemediğim kentin sokaklarında sürüler halinde dolaşan erkek hayaletleri görüyorum. Bana bakıyorlar ama görmeden geçip gidiyorlar. Oysa bu bahar akşamında, içlerinden biri ansızın yanıma gelebilir.

Baharlara karşı durulamaz. Tomurcuklar patlar, çınarların dalları gençlik özlemiyle ürperir. Salkımsöğütler sevinir, narin gölgeleri sulara düşer ve güneş çatıların üstünden süzülür. Geceler daha da güzeldir. Mehtap, hanımeli kokularıyla yıkanarak denize doğru uzanır ve yepyeni sevda öyküleri başlar.

Evet, bakarsın biri beni görür. El değmemiş yüreğimi görüverir. Yüzüme bakar ve yere eğik gözlerimin ne anlama geldiğini bilir. Yaklaşır, konuşmadan yan yana yürürüz. Bir kıyıda, bordo örtüler, mumlar, şarap kadehleri ve kemanlar arasında yemek yeriz. Bir ara beni tuvalete götürür, kapıda bekler. Derken el tutmalar, ürkek ellerimi tutup sıkmalar. Arabada dudaklarımdan öper. Bir daha, bir daha, ayrılamayız bir türlü. Gidecek hiçbir yeri, yolu yordamı yokmuşçasına susar sonra. Evime götürürüm onu. Yakışıklı olması gerekmez, hatta çirkin olabilir. Işıkları söndürürüm. Hiçbir eksiklik duymadan, birbirimizi hor görmeden, kınamadan, sevişmeyi iğrenç ve aşağılık bulmadan sevişiriz. İlk erkeğim olur şaşırarak, saygı duyarak. Beni sev, sarıp sarmala, derim. Hiçbir şey söyleme, çünkü sabah olunca her şeyin bitmesinden korkuyorum.-Korkma, der. Bunu söylemesi ve yanımda yatıyor oluşu beni öylesine büyüler ki hiç olmadığım kadar dengede olurum.

Güvertedeyim. Hava bulutsuz. Rüzgar çeşitli yönlerden hafif esiyor. Sıcaklık yirmi derece. Bu havalarda dengede kalmak için gayret gösteriyorum. Kolay olmuyor. Sabahları büronun yolunu tuttuğumda, bir karanlıktır çöküyor ruhuma. Yıllardır aynı büroda, babamın yönetimi altındayım. Görüşleri hakim ve keskin. Tahliye redlerinin suçlusu benim, kötü duruşmalar benim eserim. Davalar benim yüzümden sürüncemede. Elimden geleni yapıyorum. Sosyal hayatım yok. Dosyalar arasında duruşma salonlarında geçti gençliğim, geçiyor nasıl olduğunu anlayamadan. Hakim bey, izah edeyim efendim, müvekkilim… Bunu gelecek duruşmada… Bir dakika efendim… Lütfen… Dinlemezler, vakit çok dardır. Bu üçkağıtlar, haksızlıklar, kader kurbanlıkları, komşu kavgaları, iflaslar, kayıplar, ödenmemiş borçlar, miras ve kira davaları dar vakitlerde nasıl bitecek? Adalete güvenimi kaybediyorum.

Eskiden pek anlaşamazdık babamla, epey törpüledim katı yönlerini. Artık aldırmıyorum işin doğrusu. Babam işte, üzmek istemem. Onu hep, babam olduğunu ilk bildiğim gibi hatırlamak isterim.

Kumlar üstünde kayıp giden ayak izleri. Kristalleşmiş bir buğunun ardındaki sonsuz mavilik. Çocuk sesleri. Ayak bileklerime çıkan su, sonra belime, göğsüme. Çığlıklar. İki güçlü esmer kol, kum ve baba kokusu. İri, gürbüz, beyaz dişler, gür siyah saçlar, sıcak, güçlü bir göğüs. Kirpiklerimdeki su damlacıklarının arasından gökyüzü boydan boya gökkuşağı. Kirpiklerimdeki su damlacıklarının arasından gökyüzü boydan boya gökkuşağı.

Vapur, ardında köpükler bırakarak ilerliyor. Uzakta hızla süzülen bir tanker. Boğazın iki yakası yeşiller, erguvanlar içinde. Kalabalık arka güvertede emekliler, işçiler, ev kadınları, öğrenciler. Kızın biri dayamış başını oğlanın göğsüne, mırıl mırıl anlatıyor. Toplum umurlarında değil, neredeyse öpüşecekler. Çoktan yatmışlardır bunlar, on yedi yaşında çoktan halledilmiş bir kızlık zarı. Bir bakış, duru, sıcak bir gülümseyiş benim sorunumu da çözmeye yetebilir kuşkusuz. Fakat ne oluyor? Böyle bezgin, gücenik, evimin yolunu tuttuğumda görünmez oluyorum işte.

Zaten görseler ne görecekler ki? Hafif tohuma kaçmış bir kadın, bej tayyörlü. Mesleğim duruşumu katılaştırdı sanırım. Yuvarlak bir yüzüm var. Dudaklarım güzeldir. Gözlük kullanıyorum. Saçlarım kısa, düz, kolay şekil almıyor. Ayrıca kalçam dar ve bacaklarım daha ince uzun olmalıydı. Fakat bunlara bakan var mı? Sevilmek için güzel olmak yetmez.

Gökyüzünde tek bulut yok. Sonuçta, bu bahar da bitiyor ve ben otuz dokuzuncu baharıma girerken geçmiş bütün baharlardan daha umutsuzum. Bu yüzden belki, eskiden bakıp bakıp hülyalara daldığım gökyüzünün hiçbir anlamı yok.

Hiçbir şeyin anlamı yok. Çocukluğumun tasasız günleri, yosun kokuları, renkler,alacalar yorucu bir uzaklıkta duruyor. Dolunayın altında derin, siyah deniz, babamın çektiği küreklerin hışırtısı, göğün ipeksi lacivertliği ve annemin dargın yüzü… Bunlar var bölük pörçük. Yıkanmış mavilikler, güneşli bahçeler. O zamanki beni hatırlamaya ve anlamaya çalıştıkça zamanın içinde büyük boşluklar açılıyor. Kül rengi belleksizlik lekeleri.

Kadıköy İskelesi. Yanaşıyoruz. Mavnalar, sandallar az ötede. Kuruyemişçiler, simitçiler, balıkçılar, çiçekçi kadınlar bir ağızdan akşamı bağırıyorlar rıhtımda. Sakat dilenciler yol kesiyor. Mini etekli, açık göbekli, yelekli kızlarla, atkuyruklu, küpeli, parasız erkek öğrenciler büfelerin önünde sandviç tıkınıyorlar geçilmez bentler halinde. Bir de vapurlardan boşalan sinirli, çaresiz bezginler var. Bu takım arasında kentin asıl sakinleri, görkemli taşınmaz mallarla, taşınır banka kredilerinin değişmez sahiplerine rastlanmıyor. Onların bir akşamüstü drink'i alıp ses ve cins yoksulu köçeklerle eğlenmek için uzun, çılgın bir geceye hazırlanma saatleri bunlar. Bu saygın, dört çarpı dört kişileri, gözler koka baygını sürtüşürlerken ekranlarda gören işsiz ve okulsuz taşralı oğlanlarla tekstil işçisi kızlar, geçekleşmeyecek manken-sanatçı olma hayallerinden yorulup solmuş yüzleri, öfkeli, aceleci adımları ve evden kaçıp kaybolma tasarılarıyla yoksulluk ve çöp bölgelerine giden uzun otobüs kuyruklarına yürüyorlar. Kimsenin kimseyi görecek hali yok. Kimse kimsenin içini merak etmiyor artık, içler boşaldı. Toplumsal ve kimyasal artıklardan zehirlenen herkes safra kusuyor. Kimseyi ilgilendirmeyen, unutulmuş şeyleri kimse anlamıyor. Masumiyet günleri hiç olmamışçasına bitti. Bu günler küresel kültürün görkemli çokluk-yokluk günleri. Bir ben kaldım köşemde ebedi bekaretimle. Sorarım size, bunu halledecek kişi, kurum, kuruluş, sivil toplum örgütü niye yok?

Bu durumda, iş bana kalıyor. Söylüyorum, güzellik yetmez. Aynı zamanda baştan çıkarıcı, ışıklı, püsküllü ve güzel giyinmek gerekir ki sokağa çıkınca gelip geçenlerin, pencerelerden bakanların, herkesin gözü senin neon alacalı kabuğuna takılsın. Fakat bu da para ve zaman sorunu. Çıkıp vitrinleri dolaşacaksın. Sıra sıra saygın kredi kartların olacak cüzdanında. Çok renkli, çok sayıda, çok sayfalı ve faydalı kadın moda dergilerini izleyeceksin günü gününe. Selülit ve orgazm sorunlarının nasıl çözüleceğini, zevk bölgelerini ve bir erkeği elde tutmanın yollarını öğreneceksin. Trend'leri yakalayacaksın. In'leri, out'ları kaçırmayacaksın. İşin gücün olmayacak.. Tamam, kabul de sen bunlarla uğraşırken adaleti kim dağıtacak? Sonra, mahkemede, cüppenin altında ne giydiğin görünüyor mu ki? Ve zaten davalar azalmıyor, mülkün temeli hiç yerini bulmuyor ve haftalığım artmıyor... Evet baba, kira vermiyorum, evimin masrafını karşılıyorsun ve ayrıca sigorta primim de yatıyor evet, -bu da epey tutuyor ama haftalığım yetmiyor. Kediler ve saksılar arasında yaşlı ve yalnız olduğumda neyime yarayacak şimdi benden esirgediğim para? Param olmalı ki vakit varken her şeyi boş verip başımı kaldırayım, bacaklarımı ve göğüslerimi yarı açıkta bırakan nar çiçeği streç bir giysi edinip Beyoğlu'na çıkayım, bir bar taburesine tüneyip ilk gördüğün erkeğe modası çoktan geçmiş bir selam yollayayım, öyle değil mi? Ben de bilirim bu işleri. Bilirim de... Yüreğim elvermez...

Ben de sevdim bir kez. Fakültenin üçüncü yılında. Bahardı ve her yanda güller vardı.
Çiçeklerin meyveye dönüştüğü zaman. Bunu unutamam. Onu gördüm. Bedeni huysuz bir at gibi gergin ve esnek. Kısa, sert bir alın. Güneş yanığı ten, kararlı bir ağız. O güne kadar kimseye öyle bakmamıştım ve o da bana bakıyordu... Yuva arayan bir kuş gibi çırpındı yüreğim. Aramızda belli bir uzaklıkla, yan yana, tek söz konuşmadan yürümeye koyulduk. Sonra kantinde ya da Çınaraltı'ndaki kahvelerde birlikte olduk birkaç kez. Gündelik şeylerden, okuldan, devrimci mücadeleden konuştuk. Aramızdaki yakınlık, umutsuz bir ciddiyetle kusursuz bir güven duygusu içinde gelişiyordu. Onun, düşmemek için omuzlarına tutunabileceğim biri olduğunu görüyordum. Eksiksiz, temiz, yüce bir aşkı yaşayabileceğim biri. Bana, Silah sesi duyunca hemen yere yat, demişti. O an gelince söylediğini yaptım. Bir çiçekçi kadının yerlere saçılmış çiçek sepetlerinin üstüne-güller, anemonlar ve sarı papatyalar-birlikte düştük ve o üzerime kapandı. Alnında kaygılı bir kırışma, saçımı okşadı sevecenlikle, korkmayayım diye. Soluk soluğaydı, gözlerinde deniz fenerlerini gördüm ve yırtılan gömleğinin açıkta bıraktığı göğsünü. O anda ölmeden önce ona söylemem gereken en gerçek, en yalın sözcükleri-seni seviyorum-söyledim, mi yoksa söylemek mi istedim çok önemli değil, duydu ama, duydu ki elimi alıp kalbinin üstüne koydu bir an. Yanımızda vurulanları gördük sonra. Esmer bir ensedeki kanı, kana bulanmış bir atkıyı, sürüklenen bir bedeni... Allahım!

O günler ortam dört başı mamur dehşet! Tarafsızlık taraf tutmaktır. Özgürlük arayışın içinde bir tarafı tutacaksın, mecbursun! Diyor o, adını söylemeyeceğim unutmak istiyorum. Bana, olmam gereken yeri söylüyor. İsyanı öğrenmeyi öğretiyor. Neden? Sorusunu sormayı. Sonra Faşizme ve Oligarşiye Geçit Yok! Mitingine katıldık birlikte, el ele, haykırdık eli coplu polislere, göz yaşartıcı bombalara karşı. Babamdan korkmadan, çünkü duyarsa ya da göz altına alınırsam ne olur bilinmez. Sen kim solculuk kim! Kendisi gibi olanların ölmeyeceğini düşündüğünden uyarılarına uyarak yaşamamı istiyor babam sıkı sıkıya. Ama fakülte koridorlarında zincirler şakırdıyor, dışarıda panzerler ufka doğru mevzilenmiş, kurşunlar hızla birbirine çarpıp vızıldayarak geçiyor yanımızdan. Kan, ter ve külün içinde ölümle yüz yüzeyiz ve sevdiğim çocuk tehlikeye hiç aldırmadan ortalıkta dolaşmayı, en önde yumruk kaldırmayı sürdürüyor. Korkudan titreyen ellerimi ona uzatıyorum, kolunu omzuma atıyor, birbirimizi o şartlarda, işte böyle sınıf mücadelesinden, yasadışı toplantı ve gösteri yürüyüşlerinden vakit bulabildiğimiz kadar seviyoruz... Onu bilmiyorum da açıkçası, Halkın kurtuluşu engellenemez sloganları arasında ben körkütük aşık oluyorum.

Sabahlara kadar balkonlarda uykusuz bekliyorum, yarın ne olacak diye. Köpekler uğursuzluk korkusu salan seslerle uluyor sabahlar kadar. Sokaklar katillere, hainlere terk edilmiş. Gülümseyişini düşünüyorum, nerede olduğunu, hangi rüyayı gördüğünü... Göğün altın rengine bulandığı saatlerde saçlarım dağılmış, gözlerim şiş içeri giriyorum, bakıyorum, her taraf kan içinde. Sana zarar vermek istemiyorum, diyor. Anlayamıyorum. Kendimi geri çevrilmiş hissediyorum.

Fakat çok sürmedi. Bir gün ortadan kayboldu. Kente çöken kül rengi bir ışık her şeyin rengini soldurdu. Hava soğudu birden. Günlerce bekledim, bir gün ansızın gelip yanıma oturmasını. Uzun yollardan gelmiş, yorgun, ayakkabıları tozlu. Sıkı sıkı kapalı avucunda bana getirdiği, görülmemiş mavilikte bir anka tüyü. Görünmedi. Gelmedi. Onu Filistin çöllerinde, hapislerde, işkencelerde, kimsesizler mezarlığında ve kanat kuşanmış gökyüzünde uçarken ya da çocukluğumun karanlıkları içinden bana doğru gelirken gördüm rüyalarımda. Zavallı yaralı gölgemde, yapraklarda, sularda gördüm. Sonra, teninin sıcağını, dudaklarının tadını öğrenmeye vakit bulmadığım bu erkeği ve bana armağan ettiği mutsuzluğu unutmak için her şeyi denedim. Göz yaşlarıyla ıslanmış uykusuz geceler geçirdim. Kendimi parçalara ayırmak, olmadığım birine benzemek, belleğimden kaçıp dağ başlarına sığınmak isteğiyle yanıp kavruldum.

Nice sonra öğrendim adının baş harfleri T. S. olan bu kişinin polisin adamı olduğunu. Onun bir ajan - provokatör olduğunu. Ve beni uğraşılmaya ve gammazlanmaya değmeyecek kadar saf bulduğunu. Buna karşı yapabildiğim tek şey; yıllar sonra bir gece o, televizyonda hafif ak düşmüş saçlarıyla, ciddi ve önemli ülke sorunları üzerinde ahkâm keserken düğmeye basıp ekranı karartmak oldu.

Bu hikâyeyi ne zaman hatırlasam ödüm patlar, kendimi bir sümüklüböcek gibi hissederim ve çabucak zaman aynasının öte yanına kaçıp çocukluğumun nispeten düzayak labirentlerine saklarınım.
Beylerbeyi'nde iki katlı, bahçe içi bir ev. Salondaki piyanonun üstünde bir vazo, içinde kır çiçekleri. Haftada iki kez Fransızca, bir kez bale, üç kez piyano dersi. -O yaşta ambale olmalar.- Sokak yok, sek sek, yakantop, toza toprağa bulanmak yok. Piyanonun siyah aynasına yansıyan manolya ağacı. Al yanaklı, kara topuzlu Matmazel Berta parmaklarımı kısa ve tombul mu buluyor? Olsun, çok sonra Chopin'den Dede Efendi'ye kaçamaklar yapacağım. Yine bir gülnihal... Babam yemek odasındaki o kocaman, ayakları oymalı masada oturuyor düş kırklığı içinde. Matmazele teşekkür et ve efendim de. Büfenin kesme camları ardında likör şişeleri. İnce ayaklı kristal bardaklar, gümüş çay kaşıkları. Çalışma odası salona açılıyor. Kitaplık hoşuma gidiyor, masanın üstündeki yeşil başlıklı pirinç lambanın ışığı babamın, okuduğu dosyaya eğik, ciddi, düşünceler içindeki yüzüne tülümsü gölgeler serpiyor. Köşedeki vitrinde gümüş, altın kaplama, mineli cep saatleri koleksiyonu sergileniyor ve duvardaki padişahlık beratı büyük büyük dedemin bilmem hangi tarihteki Osmanlı-Rus savaşına katılması nedeniyle onurlandırılmış olduğunu belgeliyor. Fakat değerli değil, matbu.

Hava raporları dinleniyor, sıcaklık gölgede otuz iki, yazlar birbirini izliyor. Derken ilk yağmurlar ve sardunyaların sararan yaprakları. Arkadan kışlar geliyor. Pencere içlerinde birikiyor karlar. Serçelere ekmek atıyorum, kartopu oynuyorum ve büyüyorum, yalnızlığa boy atarak.

Üsküdar Kız Koleji'ne başlıyorum. Arada bir babamla konserlere yada operaya gidiyoruz. O sıralar annem evden çıkmıyor pek. Nedenini bilemediğim bir dargınlık içinde, babamla en gerekli durumlarda konuşuyor yalnızca. Akşamları camın önüne oturup karanlıklara dalıyor. Yavaş bir çekilmeyle, dış dünyadan uzaklaşıyor. Çiçekli, uçucu giysilerini, şallar, menekşeler, şapkalarla süslü toplumsal varlığını solgun fotoğraflara terk ediyor. Sessiz, yakınmadan, sönmüş arzular, tükenmiş ya da köreltilmiş duygularla hayatın sevinçlerine veda ediyor. Saçlarının sarısı koyuluyor, tırnaklarını kırmızıya boyamıyor artık, kısa kesiyor. Ölümsüz aşklara adanmış hayatları, vefasız sevgilileri, ayrılıkların acısını ve sonra her şeye rağmen mutlu bir evlilikle biten sevdaları anlatan sıradan kadın romanları okumaya kapanıyor. Hiçbir zaman bitiremediği sıkıntılı danteller örüyor. Balkonun akşam alacası içinden kararlı ama üzgün sesi geliyor kulağıma: Gururum var Seniha. Aldatıldığımı bilen insanların arasına nasıl karışır da hiçbir şey yokmuş gibi eğlenirim... Alay mevzuu mu olacağım? -Fakat böyle eve kapanmak doğru mu ablacığım?- Şu hizmetçi kadın bile fazla geliyor. Sanki beni gözlüyormuş gibi...

Babam geç vakit eve geldiğinde onun odasına değil başka bir odaya gidip yatıyor. Nasıl yatağıma alırım Seniha, kiminle düşüp kalktığı belli mi?

Büyüyorum, çocukluğumdan dışarı süzülerek. Yanaklarımda utangaç pembelikler. İlk kızıl leke çamaşırımda. Yollarda, sivilceli sıska bir oğlanla günler süren heyecanlar yaratan yarım yamalak, gizli bakışmalar. Yasaklara karşı çıkma güdüsünü depreştiren bahar akşamları ve rüyalarımda gizli arzuların diyarına yolculuklar. İçimde çılgınlıklar yapma arzusu uyandıran genç kız ve müzik dergilerini, rock şarkıcılarının posterlerini olmadık yerlere saklıyorum annemin yırtıcı ellerinden kurtarmak için.

Büyüyorum. Yalnızlıklarla ve kitaplarla beslenerek. Yaz tatillerinde zamanım bol ve daha çok babam seçiyor okuyacağım kitapları. Mitoloji okuyorum. Dickens'ı, Zola'yı seviyorum. Hiç arkadaşım yok. Bizim seviyemize uymayan,aile terbiyesi almamış, sonradan görme kızlarla görüşmem men edilmiş. Bu yüzden yaşıtlarımın zevklerinin, bakışlarının ve dillerinin dışına düşüyorum. Okul birincisi, kendini beğenmiş bir inek, yavan bir öğretmen kuzusu, silik, korkak bir aile kızıyım sınıf arkadaşlarımın gözünde. Gene de okuldan dönüşte eve gitmek istemiyorum. İskelede ya da dondurmacının önünde oyalanıyorum öteki kızlara katılmaya çalışarak. Ayıp, basit buluyorum şakalarını, erkek çocuklardan söz ederkenki yırtıcılıklarını. Hem uysal, hem yabanıl kalıyorum aralarında. İğneli sözlerden, alaycı bakışlardan inciniyorum. Bir de ad takmışlar bana: "Maydanoz." Duyduğumda kahroluyorum.

Aynalara bakıyorum kaygıyla. Saçlarımı şöyle bir geri atıp dudaklarımı büzüyorum. Güzelim, evet... Erkeklerin benimle ilgilenmemesi için hiçbir neden yok... Güzellik yetmez, cinsel cazibe olmalı bir kadında... Bunu yeni öğrendim. Cinsel cazibeye sahip olmak istiyorum, bütün erkekleri sıraya dizmek, bütün kızları delirtmek.

Ama nedir bu cazibe denilen şey? Sınıfın en çirkin kızını gözlüyor, öğreniyorum. Dönüp bir erkeğe gülümsemem gerekir, eğilip bir çiçek koparır, koklarken ona bakarsın. Saçınla oynarsın dalgınca. Konuşurken sesini boğuklaştırırsın. El şakaları yaparken elini kaptırır, bırak derken sakın bırakma demek istersin. İffetine yakışmayan cilveli, arsız hareketler yaparsın. Okuldan çıkar çıkmaz eteğinin belini katlar, iyice kısaltırsın. Güzel olmak beş para etmez, çekici, gizemli, hem ulaşılmaz hem umutvar olacaksın.

İki yanı güllerle dolu ön bahçeden geçip eve girer girmez, küçük çıngırak ötüyor. "Bedia! Nerde kaldın gene?" diye bağırıyor annem. Çok başım ağrıyor... Gel omuzlarımı ov... Her akşam aynı saate omuzlarını ovmaya yetişmemin beni bahar akşamlarının tehlikelerinden uzak tuttuğunu düşünüyor. Akşam güneşinin son ışıkları ile yıkanan salon penceresi önünde oturuyor. Aşağılarda deniz, erimiş gümüş renginde. Arkasına geçip omuzlarını ovuyorum ve ödülümü istiyorum umutsuzca. Doğum günü partisi mi? Hayır. Böyle yerlerde gelir kızların başına ne gelirse. Ayrıca ortalık çok karışık! Şehir şakileri ve sıkıyönetim siyah beyaz ekranda korkular salıyor. Baban da uygun bulmuyor bu ortamda bir yere gitmeni.

İsyan etmeden iç ve dış sıkıyönetimlere karşı savunmaya karşı çalışıyorum varlığımı. Öfkeli ve uyumsuzum.Uykularım kötü. Dersler yorucu. Önümde uçurumlar var. Boşluğa düşmemek için adımlarımı sakınarak atıyor, uzayan kollarımı, bacaklarımı, irileşen memelerimi ne yapacağımı bilemiyorum. Sonra gittikçe gelişen ve annemi çok korkutan bedenim yavaşça kadınlığın öz suyuyla dolarken büyük bir merakla onu keşfetmeye girişiyorum.

Bir aynayı bacaklarımın arasına tutup iffetime bakıyorum. İyileştirilmesi olanaksız, ölümcül yara gibi duruyor. Bu ayıbı saklamak, ne olursa olsun saklamak zorundayım. Soyum sopum, dost düşman ve annem için. İffet, eteğin altındadır ve o, senin değerli hazinendir. Alnımıza kara süreyim deme. Bak baban da genç yaşında meşhur bir avukat oldu, herkesin gözü üstümüzde. Kendine malik ol. Senin büyük deden Muhlis Paşa... Benim dedem dersen İstanbul'un en güzel sesli hafızıydı ki... Takdiri ilahi sıra sıra evlerimiz o büyük yangında kül olmuş, varlığımızı kaybetmişiz ama namusumuza gölge düşürmedik çok şükür. Allah insanı müptezellikten korusun kızım...

Müptezel... Annemin dudakları tiksintiyle bükülüyor sık sık kullandığı bu sözcüğü söylerken. Sanki taşıdığı anlamın dışında sözcüğün kendisi de ağza alınmaya yakışmazmış gibi... Seniha Teyzemin onun fincanında ayan beyan gördüğü 'Müptezel bir kadın'ı merak ediyorum, başımı gökyüzüne kaldırıp yuvamızın üstünde dolanan kara bulutları görmeye çalışıyorum.

Pırıl pırıl olurdu güzelim bahar göğü. Mutfağın açıldığı arka bahçede güller rengârenk açar, sarı zambakların ballı kokuları arıları deli ederdi. Kediler çığlık çığlığa çiftleşir, böcekler telaş içinde gidip gelir, yusufçuklar, kumrular, su sinekleri güneşin altında durdurulmaz bir çoğalma ayini yaşarlardı. Kederli gözlerle bakar ama göremezdi annem bu coşkuyu. Parlayan akşam yıldızını, yeni ayı, mor salkımları ve leylakları görmemek, kurbağaların şarkılarını duymamak için hırçın bir çaba gösterir, elindeki tabakları bırakıp fırlar, kedileri lanetleyip terlik atardı. Çektiği acıya onulmaz derecede bağımlıydı, avuntu istemiyordu. İçindeki büyük boşluğu dolduruyordu bu yerleşik acı belki ve onun dışındaki her türlü zevke kapatıyordu kendini...

Dağıldığı zamanlar olurdu. Kuşlar küçülerek ufukta kaybolurlar, akşamın sesleri gelirdi erkeklerin erken döndüğü evlerden. Sofrayı kurarken iyice oyalanır, gizlemeye çalıştığımız bir umutla babamı beklerdik. O kadını düşünürdük gizlice. Annem bildiğimi bilmiyormuş gibi yapardı. Radyoda Safiye Ayla, Teselli kar etmiyor'u okuyor olurdu kadife bir hüzünle ve annemin pembe dudaklarının kıyısında seğirmeler görülürdü. Ah, anneciğim seni ne çok seviyordum o anlarda, dert ortağın olmayı nasıl isterdim o akşamlarda...Bıraksan ne çok sevecektim seni...

Bazen, kandillerde ya da dini günlerde, başını örtüp tanrısına yalvarır, dualar okurdu. Ne dilenirdi bilmiyorum. Göze çarpmayan kumrallığı içinde eriyen, cansız bir güzelliği vardı. Uzunca, balıketi ve uzak. İçten, sımsıkı kucaklamadı beni hiç. Ne zaman yakınlaşsak serinlik dolu bir katılmayla çabucak kaydı kollarımdan. Babamla da böyle miydi? Bilmiyorum. Hiç görmedim onları birbirlerine sevgiyle dokunurlarken.

Güzellik yetmez. Yetmez ki babam, O kara kuru, koca ağızlı, yılık bacaklı avukat karıya, tutulmuştur, Artık ne buluyorsa. Ne bulduğunu tanımlayamıyorum ama tenimde duyuyorum babamın yasak kadınını belli belirsiz bir gerginlikle. Sonra kendimi okşamayı öğreniyorum ve o kadında babamı tutan şeyi ürpererek seziyorum.

Ne zamandır bekliyorum, dolmuşlar seyrek geliyor ve bu kuyruk da uzadıkça uzuyor. .. ve Allah için bir tek doğru dürüst, arzu edilebilir adam var mı şu kuyrukta? Hele şu sarı gömlekli, uzun, ne çirkin adam...fakat fena değil aslında... çirkin güzeli ve alçakgönüllü olur çirkinler. Ne var ki evlidir bunlar, hepsi evli... Bir dakika bayan, kuyruğun sonuna gidin lütfen ... Ne? Ne demek neresi, bakın orda...yirmi beş dakikadır bekliyoruz biz... Kimse ses çıkarmaz bu kendini beğenmiş uyanıklara... Sus pus olmuş millet ve tepki gösteriyorum diye tuhaf bakıyorlar bana! Ezilmeye, hakkının yenmesine alışmış kaz sürüsü! Durup dururken sinirleniyorum işte böyle ve sinir içinde eve gidince kolay yatışmıyorum.

Babam araba kullanamayacağımı düşünüyor.

Akşamın sekizine doğru evime dönerim. Kışın biraz ıslanmış, saçlarım kafama yapışmış, kuru havada ise terli, tozlu, unutulmuş, yalnız bir kraliçe gibi küçük krallığıma dönerim. Bu apartman bir zamanlar bir prensesin oturduğu konakmış. Bu yüzden adı 'Prenses Palas.'Güzel bir ad bu, hoşuma gider. Dairem üçüncü katta, oldukça büyük. Eşyalarımın çoğunu ben seçtim. Bir tek annemin yatak odasını aldım babamın evinden. Antikadır. Cila yaptırdım. Tuvalet masasının üstlüğü beyaz mermer ve türlü renkte kozmetik şişelerim ve kutularımla dolu. Oval ayna kristaldir. Bazen onu almasaydım diyorum. Sabah akşam, kendi yüzümün yansısı içinde annemin saz gibi solgun, ölümün soğukluğu içindeki inatçı yüzünü görüyorum bu aynada ve kaybettiğim gençliğime ağlamak isteğiyle doluyorum .

Annemin yatak odası durgun, loş, hüzün doluydu. Lavanta, naftalin ve yalnızlık kokardı. Babamın uzun zamandır yatmadığı geniş yatakta annemin tarafı hafifçe çökmüştü. Aynanın önünde kim bilir ne zamandan kalma birkaç boş parfüm şişesi, dantel örtüsüyle cam bir sürahi, Eyüp Sabri lavanta çiçeği kolonyası ve küçük, kadife bir mücevher kutusu dururdu. Yatağın başucunda kese içinde bir Kuran, onun yanında da annemle babamın evlilik fotoğraf-ları asılıydı. Günlerce yattı annem o odada. Dünyanın kötülüklerinden kaçıp yatağına sığındı. Sabahlığının yakasını kurmuş elleriyle sıkıca kapatarak tuvalete gitti geldi yalnızca. Ekşimsi bir koku sindi üstüne, çarşaflarına. Hizmetçi kadının yemeklerini yemeyi reddetti. Hastaneye yatmamak için direndi. Sesi sonsuz bir acının dokunulmazlığı içinde azalıp eridi. Bana kimse acımıyor... Doktorlar geldi gitti. Bedensel bir sorunu olmadığı, bir nedenle kendisini cezalandırmak istediği söylendi. Yağmurlar çıplak ağaçları kamçıladı durdu kış boyu. Sonra kayısı güllerinin arsızca balkonlara tırmandığı bir bahar günü öldü. Senin annen tedavi edilemez biçimde melankolikti... Böyle açıkladı durumu babam ertesi gün, gizleyemediği bir rahatlamayla.

O yıl hukuk fakültesine başlamıştım. Bir akşamüzeri eve geldim, hizmetçi annemin banyo yapıp yattığını söyledi. Odasına girdim, perdeler çekiliydi. Mavi kadife örtünün altında ıslak, kumral saç yığınları vardı. Örtüyü kaldırdım, çıplaktı. Boşalmış acıklı memeleri ve iffeti açık, cinayete kurban gitmiş bir kadın gibi öylece yatıyordu. Dudakları sımsıkı kapalı, gözleri bir noktada donup kalmış yarı aralık. Eline dokundum, ılıktı. Seslendim ona, sarstım. Ölmüştü. Ürktüm ve o an birdenbire onun beni ta baştan, doğduğum günden öldürmeye çalışmış olduğunu fark ettim. Odadan çıkmak, varlığıma kalıtımsal olarak aktardığı her şeyden kurtulmak istedim. Fakat, çok geçti. Koyu bir karanlık basmıştı her yanı, kapıyı bulamadım.

O kör noktada, on dokuz yaşımın o gecesinde, çocukluğumun bittiğini, artık bir kimlik ya da birisi olmak zorunda olduğumu belli belirsiz sezdim. Ama daha sonra o an hissettiğim özgürlük duygusunun, hüzün dolu bir avuntu olarak sonsuza kadar beni bırakmayacağını anladım.

Yatağımın içinde oturmuş eski fotoğraflara bakıyorum. Kırkıma merdiven dayamışlığın gecikmişliğiyle, ben nasıl olup da iffetimin içine kapandığı yanlış bir parantez oldum anlamaya çalışıyorum. Fakat her şey kayıp ve suskun. Nerede şimdi o geçmiş zamanlar? Albümlerde birikmiş bu resimler neden iç dünyaları hiç göstermiyor. Neden bir ipucu yok bu sahte gülüşlerde? Bu mutlu aile pozları neden çıldırtıyor beni? Şu kız, kafasında kepiyle kolejin bir numaralı ineği ki - memeler de yerinde hani - niye böyle sırıtıyor da renk vermiyor? Fotoğraf kağıtlarıyla geçmişe yapıştırılmış bu eski zamanlar ve insanlar, bu acıklı hayatlar yırtılıp atılmalı, değil mi gerçeği göstermiyorlarsa! Yırtıyorum işte. Evet. Yeni bir hayat istiyorum, yeni insanlar, yeni anlayışlar. Belleğimde birikmiş, yırtık pırtık isyanlar, bütün o acizlik göz yaşları, o korkak fısıltılar çığlık olup göklere yükselmeli artık... Hey, buradayım! Bakın bana, bakın görün nasıl mutsuzum! Kahrolasıca erkek hayaletler, biriniz bari görün de tutun elimden!

On Dört Haziran

Günler hızla geçiyor. Bugün Pazar. Temizlik yaptım. Yarın doğum günüm. Raporlara göre yarın hava parçalı bulutlu olacak. Rüzgar kuzeyden orta şiddette esecek. Sıcaklık gece on dokuz, gündüz yirmi dört derece. Balkon kapım açık. Kapılar ilk yazlara kapatılmaz. Yepyeni sevda öykülerine karşı durulamaz. İçime doğuyor, bir şeyler olacak. Sanki biri var gibi de - fos çıkar diye - kendimi kaptırıyorum.

İlk kez geçen hafta başı geldi bizim büroya. Kağıt tüccarıymış. Kimya mühendisi. Bir limited şirketin yüzde sekseni onun. Bir alacak davası. Vekaletini aldım, dosyasını açtım. Adı Alim Kıraç. Boylu, köylü fakat Balıkesirli ve fakat dünyanın en çirkin adamı. Önemli değil. Önemli olan kültürlü, dürüst, iyi kalpli olsun, iki gün sonra gene geldi, sanırım benden etkilenmiş.- Gözlerimi arıyor fakat ben kendimi hemen kaptırmıyorum.- Adli tatilden önce davasını bitirmemizi istiyor. Kolay değil, ama olabilir, dedim. Gayret edeceğiz, yüzde yüz haklı aslında, ona umut verdim.

Dün akşam koyu mavi Honda arabasıyla - çok ısrar ettiği için - evime getirdi beni. Yol boyu duygusal konulardan konuştuk. Geçen yıl, on iki yıllık evlilikten sonra karısından boşanmış. Üçüncü bir kişi yüzünden. Bu üçüncü kişi onula ilgili. Ama buda sürmemiş, şimdi arayış içindeymiş. Açıkça böyle söylüyor bana. Neden olmasın, olabilir de, en az beş kilo vermem gerekiyor, acilen. Bolca yağsız salata yapıyorum, bol limon koyuyorum. Canım isterse ve vakit bulursam güzel yemek yaparım. Evim bir erkeğin gelip benimle yaşamaya katılmasına uygun. Yatağımın bir yanı boş. Bavulunu alsın gelsin, hiçbir şey gerekmiyor. Her türlü konforum var. Piyanom bile duruyor. Çaldığım yok, biri olmalı ki oturup ona çalayım... İnsan çaldığı müziği yüreğinde duya bilmek için âşık olmalı.

Mesleğin içinde birçok insanla karşılaşıyorsun. Geçmişte az çok hoşlandığım erkekler oldu. Böyle heyecanları daha öncede yaşadım elbette. Avukatlık stajımı yaparken bir İrfan vardı örneğin. İyi çocuktu fakat Diyarbakırlı ve aç sefil sekiz kardeş, yaşlı, dil bilmez bir ana. Gelişmedi tabii bakışmalarımız. Babam da onaylamıyor. Sınıfsal çelişkiler içinde mutsuz olacağımı düşünüyor. Olmuyor. Evlenmeyi düşünebileceğim erkekler bazen nişanlı oluyorlardı ya da evli ya da hiçbiri de, takside kaza ile olmuş gibi bacağımı okşamaya kalkıyor ya da masanın altından ayağıyla müptezel bir hareket. Tepki gösteriyorum ister istemez ve ben daha aman nasıl olacak filan derken adam becerikli bir kız buluveriyordu. İkinci gün yatağa gitmeyi düşünür erkekler ve sonra giderler, yatamadıkları kadınlarla evlenirler. Fakat bu da doğru değil sanırım. En azından her zaman değil. Annem erkekler hakkında ne biliyordu ki! Bir tek babam bildi o ve kuşkusuz babamda kendi mutsuzluğunu sevdi...

Yarın akşam konsere gideceğim. Doğum günüm olduğunu, isterse benimle gelebileceğini söyledim Alim'e . Fakat ne yazık ki bir iş yolculuğuna çıkacakmış, yoksa çok istermiş. Üzüntülerini bildirdi. Önemli konserleri kaçırmamaya çalışırım. Bazen babamla karısı da geliyorlar benimle. Ufak tefek, hoş bir kadın, neredeyse benimle yaşıt. Annemden sonra on beş yıl, çeşitli kadınları oldu babamın, hepsini aldattı sanırım, onun sorunu da bu. Neyse, dört yıl önce evlendi, işi bittikten sonra. Beni kısıtlamaz, benim de birini bulmamı, evlenmemi çok arzu ediyor. Tanrım, artık bu adam olsun!

İki gündür antidepresif ilaçlarımı bıraktım, bu yüzden bütün duyularım ayakta. Mutluyum, onlara ihtiyacım yok. İnanıyorum ki otuz dokuzuncu yaşım uğurlu gelecek. Yetişkin, olgun bir insanım. Kendisi de kırk dokuz yaşında ki görmüş geçirmiş, talanların sınırlarının genişlediği bir ortamda iş hayatımda mücadele ediyor, aldanıyor, yeni bir avukata ihtiyaç duyuyor. İflas gösteriyorlar, alacağını alamıyor ve alamazsa batacak. Davayı ben üstlendim. Önce bir icra davası açmak gerekecek...

Dün gece oturdum, yıllar sonra şiir yazdım. Bu adam benim uykuya yatmış duygularımı uyandırdı demek ki. Yazdığım şiiri ona daha sonra vereceğim. İlişkimiz geliştiğinde. Çok duyarlı bir insan. Etkilenecektir.

sessiz duyarlığımla bu gece
seni bekliyorum sesini bölüşmeye
ve sen ilk yazlar taşıyorsun
bütün sevdalara açık yüreğime...

On Dört Temmuz

Topluma yön veren yasalar kötülüğü yasaklar. Olası kötü insan ve onun başkasına yönelmiş kötü niyetleriyle fiili olarak ortaya çıkmış kötülüklere yasa koyucular tek tek belirlemişlerdir. Fakat bunların içinde akla gelmemiş olan ya da kanıtlanması güç, öyle sinsi ve incelikli durumlar vardır ki bunlara maruz kalmış insanların haklarını koruyacak cezalar yasalarda yer almamaktadır. Örneğin iki kişinin açık yüreklilik ve güven içinde birlikte olabilmesi yerine birinin yalancılık ve ikiyüzlülüğe başvurması gibi. Hem de iğrenç biçimde. Sevgiyle ilgili bütün güzel fırsatları yok eden bu gibi haksızlıklar karşısında insan kişisel öç alma hırsıyla kavrulur ya da uğradığı kötülüğe inanmazlığı içinde dilsizleşir. Güçlü olan, kötü anıları deneyimler arasına katarak susmayı yeğler. Çünkü öfke ve kırıklığın orta yerinde söylenen her söz tersine dönüp sizi vurabilir. Böylece çığlıklarımızı ve kendi adımızı içimize atarız ve acı, susmuş dudaklarda boğulur.

Sağlığım yine bozuldu.

Unutmayacağım beş temmuz akşamüzeri - sıcak biraz yatışmıştı - bürodan erken çıkmış Karaköy İskelesi'ne doğru yürürken - uzaktan olmasına rağmen hemen tanıdım - karşı kaldırıma yanaşan Mavi Honda'sının kapısının açıldığını ve Alim'in indiğini gördüm. Bu sırada öteki kapıdan sarışın, kırmızı - her halde streç - dar, kısa elbiseli alımlı bir kadın da gülerek indi ve Alim'le tokalaştılar, - motor çalışır halde - el ele uzunca ve göz göze kalarak biraz konuştular. Sonra kadın yürüdü gitti ve bizimki de canlı, sevinçten uçarcasına yeniden arabasına atlayarak gazladı. Fakat bu olayı sözcüklerle ne kadar anlatmaya çalışırsam anlamında o kadar çok gedik açılıyor. Önemli olan şu, adam benimle yakınlıktan kaçınmaktayken bir başka kadınla büroma yakın yerde görünmekten çekinmiyor.

Olay böyle başlıyor ve ben yabancı bir kentte daha önce de olduğu gibi birden kayboluyorum. Vapura gideyim derken kayboluyorum. Her yanda sokaklar var, nereden gideceğimi bilmiyorum. Oysa hayatımda ciddi anlamda biri var ve mutlu, güvenlik altında eve gitmem gerekiyor.

Sonra nasılsa - taksiyle - eve dönüyorum. Yemek bile yemiyorum. Annemin - ve benim - talihsizliklerle dolu yatağımıza yatamıyorum ve pencerenin önünde sabahlıyorum. Temmuz ayında olmamıza rağmen rüzgârlar bütün yönlerden fırtına şeklinde esiyor ve gök yüzünde meteorlar patlıyor. Sabah, güneş ıstıraplar içinde alev alev yanarak doğuyor. Artık evin içinde sürünüyorum ve gene de gidip yatağıma yatamıyorum.

Ki o yatakta, - kendi rızam ve arzumla - bekaret sorunumu çözmesini rica ettiğimde beni kırmamış, çözmüştü. Unutulmaz yirmi beş haziran gecesinde.

O akşam evime geliyoruz. İçki istiyor, yok. Çünkü ben içemem. Canı sıkılıyor. Çıkıp aşağıdaki bakkaldan rakı alıyor. Bir şeyler hazırlıyorum. Ayak üstü atıştırıyoruz. Ben terlediğim için duşa giriyorum, çıkıp tekrar giyiniyorum. Ağırdan alıyoruz. Onun yırtıcı gözlerinde hem yapay hem biraz, nasıl anlatayım, yılışık bir ifade var ki el şakası sevmediğimi söylediğim halde, rakıdan belki hafif bir-iki girişim. Hoş görüyorum ve duygularını açmasını bekliyorum. Etkilenmesi için yazdığım şiiri getirip ona veriyorum. Yarım yamalak, yüksek sesle okuyor. Üzüntü dolu bir vızıltı gibi ve birden şiirim bütün anlamını kaybedip ölüyor, benden uzak, gerçekdışı, sıradan, üçüncü sınıf bir şiir oluyor. Sonra kağıdı bırakıyor ve kendini şiirdeki yüce duyguların nesnesi olarak görmemenin burukluğuyla gülümsüyor. Fakat artık bir ödülü hak etmiş bulunuyorum. Yatak odası nerde?

Törensel bir soğuklukla, bir büyü bozma ayinindeymişiz gibi yan yana, çıplak uzanıyoruz. Susuyor, karanlığa dalıp görevene yoğunlaşmaya çalışarak. Derken çaresiz bir iç çekişle uzanıyor, bir eliyle ensemi kavrıyor ve dişlerini kurbanın boynuna geçiriyor. Sonra elleri, bedenimde birikmiş özlemleri aceleci, yabansı bir kibirle okşarken benim ürkek, kırılgan yüreğim biraz daha yumuşaklık bekliyor ve yalnızca etinin dili olan kuru, kaba cinsel biçimler çağrıştıran, yüz kızartıcı ruhsuz sözcükler çıkarken ağzından, çocukluğum biraz olsun sevecenlik bekliyor. Gene de incinmiyor, karşı koyamıyorum. Onunla çarpışmaya gücüm olamadığı ve barış istediğim için, teslim oluyorum. O zaman daha önce hiç görmediğim ve apansız bacaklarımın arasında bulduğum bıçak içime saplanıyor ve çok acı veriyor. Fakat bu küstah, ısrarcı ve bir an önce kan isteyen silahın saldırısına fazla dayanamıyorum. Bilmediğim, oldu bitti bir yavanlıkla bilinen oluyor ve kendime kırmızı görünüyorum. Neden sonra korkarak, yüzünün yanda görünüşüne bakıyorum ve o ince, yara izi ağzının kıvrımında, çukura kaçmış göz kapağında ve seğiren yanağında çoktan çekip gitmeler görüyorum. Besbelli ıslak bir ayağın yaz günü taş zeminde bıraktığı iz kadar sürecek benim hayatım onda. Kolu karanlığımı işaret ediyor çünkü. Akşam rüzgarı yüreğimde, saatte altmış mil hızla esiyor, tenimin sıcaklığı otuz derece ve bundan sonra belleğim karanlık.

Bütün hafta sonunu yatağımda geçiriyorum. Uyuyup uyanıp karabasanlar görüyorum. Beni yosun tutmuş kovuğumdan çıkarıp hayatın başka derinliklerine, değişimlerine ve özgürlüğe götüreceğini umduğum bu deneyim ne kadar beceriksiz, ne zavallı bir başlangıç oldu diyorum. Haydi Bedia, yenilgini ve katmerlenmiş yeni yalnızlığını güle güle kullan şimdi!

Yatağımı değiştirmeyi düşünüyorum. Bu yatağın hayatımdaki uğursuz serüveni sona ermeli artık. Bir eskiciye telefon ediyorum, gelip bakacağını söylüyor. Fakat tuvaletin aynası kırık artık. Çünkü o benim annemin hayaleti, korkularım ve yıkıcı arzularımla yüz yüze geldiğim bir mağara ağzıydı. Ertesi sabah önünde durduğumda hiç ama hiç değişmemiş olduğunu ve hiçbir şeyin de değişmeyeceğini görmüş ve beni edebiyen yutacağı anda işini bitirmek zorunda kalmıştım. Kolonya şişesiyle.

Keşke çirkinliği yalnız yüzünde olsaydı da ruhu güzel olsaydı. Ama kötü. Onu genç ve güzel bir kadınla görmemi ve incinmemi istiyor. Seviştiğim, değer verdiğim, hoş gördüğüm adam bu kadar zalim çıkıyor. Kendisine bağlanmamam için elinden ne gelirse yapıyor. Benden hoşlanmıyor değil, ancak sözüm ona duygusal bir yakınlık duymuyormuş. Kendini savunurken saldırıyor, acımasızca anlatıyor: Ben onunla dört kez, yol boyu arabasında - duygusal -ilişkiye girmişken, ne bir yemeğe götürüyor, ne yürüyoruz sahilde, hiçbir şey. Arabada hep aynı kaseti dinleyerek gidiyoruz, - ki saygı gösteriyorum arabesk müziği sevmesine bile - iki kez çıktığı - gerçekten öyle biri varsa ve benim gördüğüm kadınsa - bir eczacıya duygusal bağ ile bağlı olduğunu söylüyor. Çok kolay tahrik edebilen, zayıf bir tip. On iki yıllık evliliğine ve çocuğunu bir başkası yüzünden yıktıktan sonra bile sanki bütün suç karısındaymış gibi konuşup kendini aklıyor. Sekreteriyle ilişkiye giriyor, nişanlanıyorlar ve onun kızlığını aldıktan sonra ayrılıyor. Karısıyla evlenmeden önce yatsaymış evlenmezmiş. İşte, hiçbir suç isnat edilmiyor ona, hep kendisi haklı. Peki, unutalım. Bağışlayabilirim. Erkekler böyle. Babam bile kırk yıl aldattıktan sonra...

Fakat, arayıp sormuyor. Davası sonuçlanmadan mahkemeler tatile girdi diye kızıyor sözde. Kendisi atını sağlam kazığa bağlamış mı bunu sormuyor. Hep ben aramak zorunda kalıyorum...

Ne zamandır görmüyordum, telefonda çok ısrar ettim. Bu gece bana geliyor. Uzun uzun düşündüm. Anlamaya çalıştım. Belki de evlilikten korkuyor. Evliliğe karşı olduğunu söyleyerek beni tatlılıkla kendisinden vazgeçirmek istiyor. Bu konuda ısrarcı olmadığımı söyledim, özgürlüğümüz, arkadaşlığımız nereye kadar giderse oraya gideriz artık, dedim. Ayrıca kendisine teşekkürlerimi bildiren bir mektup da yazmıştım olaydan sonra ki 'Davacı değilim'le eşdeğerli. Zaten otuz dokuz yaşındaki bana ırza tecavüz davası açmak düşmez. Adamın elinde kapı gibi senet. Fotokopisi bende mevcut ve açık seçik belge nitelikli. Buna rağmen evlenirim diye korkuyor. Yok, bunlar bahane. Fazla geliyorum ben ona. Piyano çalmam, iki dil bilmem, iyi bir aileye mensup ve kendime ait doğru dürüst bir eve sahip olmamdan eksiklik duyuyor. Yoksa ilaçlarım olduğunu söyleyişimden mi?

Her neyse, bir erkek, yalancı da olsa inandığım sevgili bana yemeğe geliyor.

Hiçbir şey konuşamıyoruz. Beni eczanesi para basan kadına, yeni tanıdığı manikürcü kıza tercih edemiyor. Gerisi incir çekirdeğini doldurmaz konular. Bana ilginç bir olay diye, sözde güleyim diye, Barbaros Bulvarı'ndan geçerken bir kadının kendisine el ettiğini anlatıyor. Siyah gözlüklü, şık bir kadınmış. Bu bizimki, ikinci şeritten birinci şeride geçmiş, kadını arabaya almış. Kadın bacaklarını açıp sergilemiş. Bu gün seks yok, demiş çirkin Alim. Bunu bana yemeğe davet ettiğim adam anlatıyor. Pişirmişim, kotarmışım, her şey hazır. Döküntü bir kılıkla ve eli boş olarak geliyor. Eli boş gelecek kadar saygısız ve yürekli ve benimle yatmayacağını anlatmak için müptezel hikayeler anlatmaktan utanmıyor. Olsun, diye düşünüyorum. Bir erkek bana yemeğe geldi. Tanrım, kafam çok karışık...yeter ki onursuz olmasın aşk. Seninle yatmak istiyor muyum bakalım da barikatlar kuruyorsun!

Bana sabahları uyanabilmesindeki güçlükten söz ettiği için, para sıkıntıma rağmen ona bir alarm- clock almıştım, veriyorum, aklı başına geliyor. Bir şey getirmemiş olmasının ayıbını anlıyor. Ah, tatlı getirecektim, yapmıştır dedim... Haklı. Mısır çarşısından üşenmeden taşıdığım güllacı hazırlamıştım. Ben be istiyorum masraflarımı babam değil bir eş karşılasın, bir torba portakalı o taşısın, bir torba elmayı ben taşıyayım. Ama olmadı bugüne kadar. Çiçekçilerin sokağından geçerken çiçek alayım dedim, birden unuttum... hafif bir pişmanlık. Yalancı, adi herif!

On iki, on üç bardak çay içiyor. Böreğimi yiyor. Yalnızca ona pişmiş. Sabah kahvaltısı için yanına da veriyorum giderken. Saat yirmi ikide geldiği evimden sıfır kırk beşte ayrılıyor. Öpüşmeden, kucaklamadan. Sırık gibi dikilip çirkinliğiyle sırıtarak kapıda. Dost olacağız artık tamam mı? Diyor. Beni yarın akşam verilecek bir kokteyle davet ediyor. Mutlaka gelmemi istiyor. Yeni sevgilisini göstermek için herhalde. Onun hafif kambur, bostan korkuluğu bedenine bakıyorum. Yapışkan, pis kokulu sıvalara bulanmış, kirlenmiş hissediyorum kendimi. Bu soyguncuyu, çöplük kuşunu bir daha aramamalı, görmemeliyim. İnşallah, bakalım...

Pişmanlığımı unutmak istiyorum. Temiz bir soluk almak için, biraz esinti umarak balkona çıkıyorum. Fakat gece nasıl karanlık, nasıl sıcak ve bütün saksılarım şimdi adlarını unuttuğum çiçek kurularıyla dolu.

Bitti. Kurtulamaz biçimde harcandı çocukluğum gibi uzak bir geçmişte kaldı bu aşk daha şimdiden. Görünmez bir şeyi görmeye çalışarak, ayaklar altına alınan içtenliğim, dağılmış hayallerimle gelmiş geçmiş bütün bozgunlarımın içinde kaybolmuş oturuyorum. Gözlerim kendimi görmeyi yadsıyor ve kederimi kimseyle paylaşamıyorum.

Hiç kimse bilmeyecek beni. Korsan kılığında gezen hayaletleriyle, çöp bacaklı, iri göğüslü, arsız gözlü fahişeleri, görünür-görünmez kayıpları, anlaşılır-anlaşılmaz cinayetleri, ölümlere atlanan köprüleriyle bu kent hiç bilmeyecek yaşadıklarımı. Şaşılası vicdan rahatlığı ve kocaman, dev ağzıyla yutacak kendisinden bir daha haber alınamayanları.

Çürümüş bir suyun burukluğu var, öpücüklerin ulaşamadığı ağzımda. Göz boyalarım ellerime bulaşıyor. Yeşil-kırmızı trafik işaretleri anlamsızca yanıp sönüyor, korna sesleri balkonuma yükseliyor ve ben hâlâ ne zaman nerede geçip ne zaman nerede duracağımı bilmiyorum. Hiçbir karşılamanın yaralarımı saramayacağını biliyorum ama artık. Yok hayır, ölümü düşünüyorum, yaşamayı beceremeyenlerin intiharları da bir işe yaramaz.

Karanlık yavaşça açılıyor. Güneşin doğuşu engellenemez. Baharlar ve sonra yazlar da engellenemez. Aşırı sıcaklar sürecek. Yarın hava açık. Yaprak kıpırdamayacak ve sıcaklık gölgede kırk derece...

Aral, İnci. Gölgede Kırk Derece, Can Yayınları.