![]() |
||
| gölgede kırk derece: inci aral : 20112001 | ||
|
||
|
On Dört Mayıs Yaşadığım ve hala kaçmak
istemediğim kentin sokaklarında sürüler halinde dolaşan erkek hayaletleri
görüyorum. Bana bakıyorlar ama görmeden geçip gidiyorlar. Oysa bu
bahar akşamında, içlerinden biri ansızın yanıma gelebilir. Baharlara karşı durulamaz.
Tomurcuklar patlar, çınarların dalları gençlik özlemiyle ürperir.
Salkımsöğütler sevinir, narin gölgeleri sulara düşer ve güneş çatıların
üstünden süzülür. Geceler daha da güzeldir. Mehtap, hanımeli kokularıyla
yıkanarak denize doğru uzanır ve yepyeni sevda öyküleri başlar. Evet, bakarsın biri beni
görür. El değmemiş yüreğimi görüverir. Yüzüme bakar ve yere eğik gözlerimin
ne anlama geldiğini bilir. Yaklaşır, konuşmadan yan yana yürürüz.
Bir kıyıda, bordo örtüler, mumlar, şarap kadehleri ve kemanlar arasında
yemek yeriz. Bir ara beni tuvalete götürür, kapıda bekler. Derken
el tutmalar, ürkek ellerimi tutup sıkmalar. Arabada dudaklarımdan
öper. Bir daha, bir daha, ayrılamayız bir türlü. Gidecek hiçbir yeri,
yolu yordamı yokmuşçasına susar sonra. Evime götürürüm onu. Yakışıklı
olması gerekmez, hatta çirkin olabilir. Işıkları söndürürüm. Hiçbir
eksiklik duymadan, birbirimizi hor görmeden, kınamadan, sevişmeyi
iğrenç ve aşağılık bulmadan sevişiriz. İlk erkeğim olur şaşırarak,
saygı duyarak. Beni sev, sarıp sarmala, derim. Hiçbir şey söyleme,
çünkü sabah olunca her şeyin bitmesinden korkuyorum.-Korkma, der.
Bunu söylemesi ve yanımda yatıyor oluşu beni öylesine büyüler ki hiç
olmadığım kadar dengede olurum. Güvertedeyim. Hava bulutsuz.
Rüzgar çeşitli yönlerden hafif esiyor. Sıcaklık yirmi derece. Bu havalarda
dengede kalmak için gayret gösteriyorum. Kolay olmuyor. Sabahları
büronun yolunu tuttuğumda, bir karanlıktır çöküyor ruhuma. Yıllardır
aynı büroda, babamın yönetimi altındayım. Görüşleri hakim ve keskin.
Tahliye redlerinin suçlusu benim, kötü duruşmalar benim eserim. Davalar
benim yüzümden sürüncemede. Elimden geleni yapıyorum. Sosyal hayatım
yok. Dosyalar arasında duruşma salonlarında geçti gençliğim, geçiyor
nasıl olduğunu anlayamadan. Hakim bey, izah edeyim efendim, müvekkilim…
Bunu gelecek duruşmada… Bir dakika efendim… Lütfen… Dinlemezler,
vakit çok dardır. Bu üçkağıtlar, haksızlıklar, kader kurbanlıkları,
komşu kavgaları, iflaslar, kayıplar, ödenmemiş borçlar, miras ve kira
davaları dar vakitlerde nasıl bitecek? Adalete güvenimi kaybediyorum. Eskiden pek anlaşamazdık
babamla, epey törpüledim katı yönlerini. Artık aldırmıyorum işin doğrusu.
Babam işte, üzmek istemem. Onu hep, babam olduğunu ilk bildiğim gibi
hatırlamak isterim. Kumlar üstünde kayıp
giden ayak izleri. Kristalleşmiş bir buğunun ardındaki sonsuz mavilik.
Çocuk sesleri. Ayak bileklerime çıkan su, sonra belime, göğsüme. Çığlıklar.
İki güçlü esmer kol, kum ve baba kokusu. İri, gürbüz, beyaz dişler,
gür siyah saçlar, sıcak, güçlü bir göğüs. Kirpiklerimdeki su damlacıklarının
arasından gökyüzü boydan boya gökkuşağı. Kirpiklerimdeki su damlacıklarının
arasından gökyüzü boydan boya gökkuşağı. Vapur, ardında köpükler
bırakarak ilerliyor. Uzakta hızla süzülen bir tanker. Boğazın iki
yakası yeşiller, erguvanlar içinde. Kalabalık arka güvertede emekliler,
işçiler, ev kadınları, öğrenciler. Kızın biri dayamış başını oğlanın
göğsüne, mırıl mırıl anlatıyor. Toplum umurlarında değil, neredeyse
öpüşecekler. Çoktan yatmışlardır bunlar, on yedi yaşında çoktan halledilmiş
bir kızlık zarı. Bir bakış, duru, sıcak bir gülümseyiş benim sorunumu
da çözmeye yetebilir kuşkusuz. Fakat ne oluyor? Böyle bezgin, gücenik,
evimin yolunu tuttuğumda görünmez oluyorum işte. Zaten görseler ne görecekler
ki? Hafif tohuma kaçmış bir kadın, bej tayyörlü. Mesleğim duruşumu
katılaştırdı sanırım. Yuvarlak bir yüzüm var. Dudaklarım güzeldir.
Gözlük kullanıyorum. Saçlarım kısa, düz, kolay şekil almıyor. Ayrıca
kalçam dar ve bacaklarım daha ince uzun olmalıydı. Fakat bunlara bakan
var mı? Sevilmek için güzel olmak yetmez. Gökyüzünde tek bulut
yok. Sonuçta, bu bahar da bitiyor ve ben otuz dokuzuncu baharıma girerken
geçmiş bütün baharlardan daha umutsuzum. Bu yüzden belki, eskiden
bakıp bakıp hülyalara daldığım gökyüzünün hiçbir anlamı yok. Hiçbir şeyin anlamı yok.
Çocukluğumun tasasız günleri, yosun kokuları, renkler,alacalar yorucu
bir uzaklıkta duruyor. Dolunayın altında derin, siyah deniz, babamın
çektiği küreklerin hışırtısı, göğün ipeksi lacivertliği ve annemin
dargın yüzü… Bunlar var bölük pörçük. Yıkanmış mavilikler, güneşli
bahçeler. O zamanki beni hatırlamaya ve anlamaya çalıştıkça zamanın
içinde büyük boşluklar açılıyor. Kül rengi belleksizlik lekeleri.
Kadıköy İskelesi. Yanaşıyoruz.
Mavnalar, sandallar az ötede. Kuruyemişçiler, simitçiler, balıkçılar,
çiçekçi kadınlar bir ağızdan akşamı bağırıyorlar rıhtımda. Sakat dilenciler
yol kesiyor. Mini etekli, açık göbekli, yelekli kızlarla, atkuyruklu,
küpeli, parasız erkek öğrenciler büfelerin önünde sandviç tıkınıyorlar
geçilmez bentler halinde. Bir de vapurlardan boşalan sinirli, çaresiz
bezginler var. Bu takım arasında kentin asıl sakinleri, görkemli taşınmaz
mallarla, taşınır banka kredilerinin değişmez sahiplerine rastlanmıyor.
Onların bir akşamüstü drink'i alıp ses ve cins yoksulu köçeklerle
eğlenmek için uzun, çılgın bir geceye hazırlanma saatleri bunlar.
Bu saygın, dört çarpı dört kişileri, gözler koka baygını sürtüşürlerken
ekranlarda gören işsiz ve okulsuz taşralı oğlanlarla tekstil işçisi
kızlar, geçekleşmeyecek manken-sanatçı olma hayallerinden yorulup
solmuş yüzleri, öfkeli, aceleci adımları ve evden kaçıp kaybolma tasarılarıyla
yoksulluk ve çöp bölgelerine giden uzun otobüs kuyruklarına yürüyorlar.
Kimsenin kimseyi görecek hali yok. Kimse kimsenin içini merak etmiyor
artık, içler boşaldı. Toplumsal ve kimyasal artıklardan zehirlenen
herkes safra kusuyor. Kimseyi ilgilendirmeyen, unutulmuş şeyleri kimse
anlamıyor. Masumiyet günleri hiç olmamışçasına bitti. Bu günler küresel
kültürün görkemli çokluk-yokluk günleri. Bir ben kaldım köşemde ebedi
bekaretimle. Sorarım size, bunu halledecek kişi, kurum, kuruluş, sivil
toplum örgütü niye yok? Bu durumda, iş bana kalıyor.
Söylüyorum, güzellik yetmez. Aynı zamanda baştan çıkarıcı, ışıklı,
püsküllü ve güzel giyinmek gerekir ki sokağa çıkınca gelip geçenlerin,
pencerelerden bakanların, herkesin gözü senin neon alacalı kabuğuna
takılsın. Fakat bu da para ve zaman sorunu. Çıkıp vitrinleri dolaşacaksın.
Sıra sıra saygın kredi kartların olacak cüzdanında. Çok renkli, çok
sayıda, çok sayfalı ve faydalı kadın moda dergilerini izleyeceksin
günü gününe. Selülit ve orgazm sorunlarının nasıl çözüleceğini, zevk
bölgelerini ve bir erkeği elde tutmanın yollarını öğreneceksin. Trend'leri
yakalayacaksın. In'leri, out'ları kaçırmayacaksın. İşin
gücün olmayacak.. Tamam, kabul de sen bunlarla uğraşırken adaleti
kim dağıtacak? Sonra, mahkemede, cüppenin altında ne giydiğin görünüyor
mu ki? Ve zaten davalar azalmıyor, mülkün temeli hiç yerini bulmuyor
ve haftalığım artmıyor... Evet baba, kira vermiyorum, evimin masrafını
karşılıyorsun ve ayrıca sigorta primim de yatıyor evet, -bu da epey
tutuyor ama haftalığım yetmiyor. Kediler ve saksılar arasında yaşlı
ve yalnız olduğumda neyime yarayacak şimdi benden esirgediğim para?
Param olmalı ki vakit varken her şeyi boş verip başımı kaldırayım,
bacaklarımı ve göğüslerimi yarı açıkta bırakan nar çiçeği streç bir
giysi edinip Beyoğlu'na çıkayım, bir bar taburesine tüneyip ilk gördüğün
erkeğe modası çoktan geçmiş bir selam yollayayım, öyle değil mi? Ben
de bilirim bu işleri. Bilirim de... Yüreğim elvermez... Ben de sevdim bir kez.
Fakültenin üçüncü yılında. Bahardı ve her yanda güller vardı. O günler ortam dört başı
mamur dehşet! Tarafsızlık taraf tutmaktır. Özgürlük arayışın içinde
bir tarafı tutacaksın, mecbursun! Diyor o, adını söylemeyeceğim unutmak
istiyorum. Bana, olmam gereken yeri söylüyor. İsyanı öğrenmeyi öğretiyor.
Neden? Sorusunu sormayı. Sonra Faşizme ve Oligarşiye Geçit Yok!
Mitingine katıldık birlikte, el ele, haykırdık eli coplu polislere,
göz yaşartıcı bombalara karşı. Babamdan korkmadan, çünkü duyarsa ya
da göz altına alınırsam ne olur bilinmez. Sen kim solculuk kim!
Kendisi gibi olanların ölmeyeceğini düşündüğünden uyarılarına uyarak
yaşamamı istiyor babam sıkı sıkıya. Ama fakülte koridorlarında zincirler
şakırdıyor, dışarıda panzerler ufka doğru mevzilenmiş, kurşunlar hızla
birbirine çarpıp vızıldayarak geçiyor yanımızdan. Kan, ter ve külün
içinde ölümle yüz yüzeyiz ve sevdiğim çocuk tehlikeye hiç aldırmadan
ortalıkta dolaşmayı, en önde yumruk kaldırmayı sürdürüyor. Korkudan
titreyen ellerimi ona uzatıyorum, kolunu omzuma atıyor, birbirimizi
o şartlarda, işte böyle sınıf mücadelesinden, yasadışı toplantı ve
gösteri yürüyüşlerinden vakit bulabildiğimiz kadar seviyoruz... Onu
bilmiyorum da açıkçası, Halkın kurtuluşu engellenemez sloganları
arasında ben körkütük aşık oluyorum. Sabahlara kadar balkonlarda
uykusuz bekliyorum, yarın ne olacak diye. Köpekler uğursuzluk korkusu
salan seslerle uluyor sabahlar kadar. Sokaklar katillere, hainlere
terk edilmiş. Gülümseyişini düşünüyorum, nerede olduğunu, hangi rüyayı
gördüğünü... Göğün altın rengine bulandığı saatlerde saçlarım dağılmış,
gözlerim şiş içeri giriyorum, bakıyorum, her taraf kan içinde. Sana
zarar vermek istemiyorum, diyor. Anlayamıyorum. Kendimi geri çevrilmiş
hissediyorum. Fakat çok sürmedi. Bir
gün ortadan kayboldu. Kente çöken kül rengi bir ışık her şeyin rengini
soldurdu. Hava soğudu birden. Günlerce bekledim, bir gün ansızın gelip
yanıma oturmasını. Uzun yollardan gelmiş, yorgun, ayakkabıları tozlu.
Sıkı sıkı kapalı avucunda bana getirdiği, görülmemiş mavilikte bir
anka tüyü. Görünmedi. Gelmedi. Onu Filistin çöllerinde, hapislerde,
işkencelerde, kimsesizler mezarlığında ve kanat kuşanmış gökyüzünde
uçarken ya da çocukluğumun karanlıkları içinden bana doğru gelirken
gördüm rüyalarımda. Zavallı yaralı gölgemde, yapraklarda, sularda
gördüm. Sonra, teninin sıcağını, dudaklarının tadını öğrenmeye vakit
bulmadığım bu erkeği ve bana armağan ettiği mutsuzluğu unutmak için
her şeyi denedim. Göz yaşlarıyla ıslanmış uykusuz geceler geçirdim.
Kendimi parçalara ayırmak, olmadığım birine benzemek, belleğimden
kaçıp dağ başlarına sığınmak isteğiyle yanıp kavruldum. Nice sonra öğrendim adının
baş harfleri T. S. olan bu kişinin polisin adamı olduğunu. Onun bir
ajan - provokatör olduğunu. Ve beni uğraşılmaya ve gammazlanmaya
değmeyecek kadar saf bulduğunu. Buna karşı yapabildiğim tek şey; yıllar
sonra bir gece o, televizyonda hafif ak düşmüş saçlarıyla, ciddi ve
önemli ülke sorunları üzerinde ahkâm keserken düğmeye basıp ekranı
karartmak oldu. Bu hikâyeyi ne zaman
hatırlasam ödüm patlar, kendimi bir sümüklüböcek gibi hissederim ve
çabucak zaman aynasının öte yanına kaçıp çocukluğumun nispeten düzayak
labirentlerine saklarınım. Hava raporları dinleniyor,
sıcaklık gölgede otuz iki, yazlar birbirini izliyor. Derken
ilk yağmurlar ve sardunyaların sararan yaprakları. Arkadan kışlar
geliyor. Pencere içlerinde birikiyor karlar. Serçelere ekmek atıyorum,
kartopu oynuyorum ve büyüyorum, yalnızlığa boy atarak. Üsküdar Kız Koleji'ne
başlıyorum. Arada bir babamla konserlere yada operaya gidiyoruz. O
sıralar annem evden çıkmıyor pek. Nedenini bilemediğim bir dargınlık
içinde, babamla en gerekli durumlarda konuşuyor yalnızca. Akşamları
camın önüne oturup karanlıklara dalıyor. Yavaş bir çekilmeyle, dış
dünyadan uzaklaşıyor. Çiçekli, uçucu giysilerini, şallar, menekşeler,
şapkalarla süslü toplumsal varlığını solgun fotoğraflara terk ediyor.
Sessiz, yakınmadan, sönmüş arzular, tükenmiş ya da köreltilmiş duygularla
hayatın sevinçlerine veda ediyor. Saçlarının sarısı koyuluyor, tırnaklarını
kırmızıya boyamıyor artık, kısa kesiyor. Ölümsüz aşklara adanmış hayatları,
vefasız sevgilileri, ayrılıkların acısını ve sonra her şeye rağmen
mutlu bir evlilikle biten sevdaları anlatan sıradan kadın romanları
okumaya kapanıyor. Hiçbir zaman bitiremediği sıkıntılı danteller örüyor.
Balkonun akşam alacası içinden kararlı ama üzgün sesi geliyor kulağıma:
Gururum var Seniha. Aldatıldığımı bilen insanların arasına nasıl
karışır da hiçbir şey yokmuş gibi eğlenirim... Alay mevzuu mu olacağım?
-Fakat böyle eve kapanmak doğru mu ablacığım?- Şu hizmetçi kadın bile
fazla geliyor. Sanki beni gözlüyormuş gibi... Babam geç vakit eve geldiğinde
onun odasına değil başka bir odaya gidip yatıyor. Nasıl yatağıma
alırım Seniha, kiminle düşüp kalktığı belli mi? Büyüyorum, çocukluğumdan
dışarı süzülerek. Yanaklarımda utangaç pembelikler. İlk kızıl leke
çamaşırımda. Yollarda, sivilceli sıska bir oğlanla günler süren heyecanlar
yaratan yarım yamalak, gizli bakışmalar. Yasaklara karşı çıkma güdüsünü
depreştiren bahar akşamları ve rüyalarımda gizli arzuların diyarına
yolculuklar. İçimde çılgınlıklar yapma arzusu uyandıran genç kız ve
müzik dergilerini, rock şarkıcılarının posterlerini olmadık yerlere
saklıyorum annemin yırtıcı ellerinden kurtarmak için. Büyüyorum. Yalnızlıklarla
ve kitaplarla beslenerek. Yaz tatillerinde zamanım bol ve daha çok
babam seçiyor okuyacağım kitapları. Mitoloji okuyorum. Dickens'ı,
Zola'yı seviyorum. Hiç arkadaşım yok. Bizim seviyemize uymayan,aile
terbiyesi almamış, sonradan görme kızlarla görüşmem men
edilmiş. Bu yüzden yaşıtlarımın zevklerinin, bakışlarının ve dillerinin
dışına düşüyorum. Okul birincisi, kendini beğenmiş bir inek, yavan
bir öğretmen kuzusu, silik, korkak bir aile kızıyım sınıf arkadaşlarımın
gözünde. Gene de okuldan dönüşte eve gitmek istemiyorum. İskelede
ya da dondurmacının önünde oyalanıyorum öteki kızlara katılmaya çalışarak.
Ayıp, basit buluyorum şakalarını, erkek çocuklardan söz ederkenki
yırtıcılıklarını. Hem uysal, hem yabanıl kalıyorum aralarında. İğneli
sözlerden, alaycı bakışlardan inciniyorum. Bir de ad takmışlar bana:
"Maydanoz." Duyduğumda kahroluyorum. Aynalara bakıyorum kaygıyla.
Saçlarımı şöyle bir geri atıp dudaklarımı büzüyorum. Güzelim, evet...
Erkeklerin benimle ilgilenmemesi için hiçbir neden yok... Güzellik
yetmez, cinsel cazibe olmalı bir kadında... Bunu yeni öğrendim.
Cinsel cazibeye sahip olmak istiyorum, bütün erkekleri sıraya dizmek,
bütün kızları delirtmek. Ama nedir bu cazibe denilen
şey? Sınıfın en çirkin kızını gözlüyor, öğreniyorum. Dönüp bir erkeğe
gülümsemem gerekir, eğilip bir çiçek koparır, koklarken ona bakarsın.
Saçınla oynarsın dalgınca. Konuşurken sesini boğuklaştırırsın. El
şakaları yaparken elini kaptırır, bırak derken sakın bırakma demek
istersin. İffetine yakışmayan cilveli, arsız hareketler yaparsın.
Okuldan çıkar çıkmaz eteğinin belini katlar, iyice kısaltırsın. Güzel
olmak beş para etmez, çekici, gizemli, hem ulaşılmaz hem umutvar olacaksın. İki yanı güllerle dolu
ön bahçeden geçip eve girer girmez, küçük çıngırak ötüyor. "Bedia!
Nerde kaldın gene?" diye bağırıyor annem. Çok başım ağrıyor...
Gel omuzlarımı ov... Her akşam aynı saate omuzlarını ovmaya yetişmemin
beni bahar akşamlarının tehlikelerinden uzak tuttuğunu düşünüyor.
Akşam güneşinin son ışıkları ile yıkanan salon penceresi önünde oturuyor.
Aşağılarda deniz, erimiş gümüş renginde. Arkasına geçip omuzlarını
ovuyorum ve ödülümü istiyorum umutsuzca. Doğum günü partisi mi?
Hayır. Böyle yerlerde gelir kızların başına ne gelirse. Ayrıca
ortalık çok karışık! Şehir şakileri ve sıkıyönetim siyah beyaz
ekranda korkular salıyor. Baban da uygun bulmuyor bu ortamda bir
yere gitmeni. İsyan etmeden iç ve dış
sıkıyönetimlere karşı savunmaya karşı çalışıyorum varlığımı. Öfkeli
ve uyumsuzum.Uykularım kötü. Dersler yorucu. Önümde uçurumlar var.
Boşluğa düşmemek için adımlarımı sakınarak atıyor, uzayan kollarımı,
bacaklarımı, irileşen memelerimi ne yapacağımı bilemiyorum. Sonra
gittikçe gelişen ve annemi çok korkutan bedenim yavaşça kadınlığın
öz suyuyla dolarken büyük bir merakla onu keşfetmeye girişiyorum. Bir aynayı bacaklarımın
arasına tutup iffetime bakıyorum. İyileştirilmesi olanaksız, ölümcül
yara gibi duruyor. Bu ayıbı saklamak, ne olursa olsun saklamak zorundayım.
Soyum sopum, dost düşman ve annem için. İffet, eteğin altındadır ve
o, senin değerli hazinendir. Alnımıza kara süreyim deme. Bak baban
da genç yaşında meşhur bir avukat oldu, herkesin gözü üstümüzde. Kendine
malik ol. Senin büyük deden Muhlis Paşa... Benim dedem dersen İstanbul'un
en güzel sesli hafızıydı ki... Takdiri ilahi sıra sıra evlerimiz o
büyük yangında kül olmuş, varlığımızı kaybetmişiz ama namusumuza gölge
düşürmedik çok şükür. Allah insanı müptezellikten korusun kızım... Müptezel... Annemin dudakları
tiksintiyle bükülüyor sık sık kullandığı bu sözcüğü söylerken. Sanki
taşıdığı anlamın dışında sözcüğün kendisi de ağza alınmaya yakışmazmış
gibi... Seniha Teyzemin onun fincanında ayan beyan gördüğü
'Müptezel bir kadın'ı merak ediyorum, başımı gökyüzüne kaldırıp yuvamızın
üstünde dolanan kara bulutları görmeye çalışıyorum. Pırıl pırıl olurdu güzelim
bahar göğü. Mutfağın açıldığı arka bahçede güller rengârenk açar,
sarı zambakların ballı kokuları arıları deli ederdi. Kediler çığlık
çığlığa çiftleşir, böcekler telaş içinde gidip gelir, yusufçuklar,
kumrular, su sinekleri güneşin altında durdurulmaz bir çoğalma ayini
yaşarlardı. Kederli gözlerle bakar ama göremezdi annem bu coşkuyu.
Parlayan akşam yıldızını, yeni ayı, mor salkımları ve leylakları görmemek,
kurbağaların şarkılarını duymamak için hırçın bir çaba gösterir, elindeki
tabakları bırakıp fırlar, kedileri lanetleyip terlik atardı. Çektiği
acıya onulmaz derecede bağımlıydı, avuntu istemiyordu. İçindeki büyük
boşluğu dolduruyordu bu yerleşik acı belki ve onun dışındaki her türlü
zevke kapatıyordu kendini... Dağıldığı zamanlar olurdu.
Kuşlar küçülerek ufukta kaybolurlar, akşamın sesleri gelirdi erkeklerin
erken döndüğü evlerden. Sofrayı kurarken iyice oyalanır, gizlemeye
çalıştığımız bir umutla babamı beklerdik. O kadını düşünürdük gizlice.
Annem bildiğimi bilmiyormuş gibi yapardı. Radyoda Safiye Ayla, Teselli
kar etmiyor'u okuyor olurdu kadife bir hüzünle ve annemin pembe
dudaklarının kıyısında seğirmeler görülürdü. Ah, anneciğim seni ne
çok seviyordum o anlarda, dert ortağın olmayı nasıl isterdim o akşamlarda...Bıraksan
ne çok sevecektim seni... Bazen, kandillerde ya
da dini günlerde, başını örtüp tanrısına yalvarır, dualar okurdu.
Ne dilenirdi bilmiyorum. Göze çarpmayan kumrallığı içinde eriyen,
cansız bir güzelliği vardı. Uzunca, balıketi ve uzak. İçten, sımsıkı
kucaklamadı beni hiç. Ne zaman yakınlaşsak serinlik dolu bir katılmayla
çabucak kaydı kollarımdan. Babamla da böyle miydi? Bilmiyorum. Hiç
görmedim onları birbirlerine sevgiyle dokunurlarken. Güzellik yetmez. Yetmez
ki babam, O kara kuru, koca ağızlı, yılık bacaklı avukat karıya,
tutulmuştur, Artık ne buluyorsa. Ne bulduğunu tanımlayamıyorum
ama tenimde duyuyorum babamın yasak kadınını belli belirsiz bir gerginlikle.
Sonra kendimi okşamayı öğreniyorum ve o kadında babamı tutan şeyi
ürpererek seziyorum. Ne zamandır bekliyorum,
dolmuşlar seyrek geliyor ve bu kuyruk da uzadıkça uzuyor. .. ve Allah
için bir tek doğru dürüst, arzu edilebilir adam var mı şu kuyrukta?
Hele şu sarı gömlekli, uzun, ne çirkin adam...fakat fena değil aslında...
çirkin güzeli ve alçakgönüllü olur çirkinler. Ne var ki evlidir bunlar,
hepsi evli... Bir dakika bayan, kuyruğun sonuna gidin lütfen ...
Ne? Ne demek neresi, bakın orda...yirmi beş dakikadır bekliyoruz biz...
Kimse ses çıkarmaz bu kendini beğenmiş uyanıklara... Sus pus olmuş
millet ve tepki gösteriyorum diye tuhaf bakıyorlar bana! Ezilmeye,
hakkının yenmesine alışmış kaz sürüsü! Durup dururken sinirleniyorum
işte böyle ve sinir içinde eve gidince kolay yatışmıyorum. Babam araba kullanamayacağımı
düşünüyor. Akşamın sekizine doğru
evime dönerim. Kışın biraz ıslanmış, saçlarım kafama yapışmış, kuru
havada ise terli, tozlu, unutulmuş, yalnız bir kraliçe gibi küçük
krallığıma dönerim. Bu apartman bir zamanlar bir prensesin oturduğu
konakmış. Bu yüzden adı 'Prenses Palas.'Güzel bir ad bu, hoşuma gider.
Dairem üçüncü katta, oldukça büyük. Eşyalarımın çoğunu ben seçtim.
Bir tek annemin yatak odasını aldım babamın evinden. Antikadır. Cila
yaptırdım. Tuvalet masasının üstlüğü beyaz mermer ve türlü renkte
kozmetik şişelerim ve kutularımla dolu. Oval ayna kristaldir. Bazen
onu almasaydım diyorum. Sabah akşam, kendi yüzümün yansısı içinde
annemin saz gibi solgun, ölümün soğukluğu içindeki inatçı yüzünü görüyorum
bu aynada ve kaybettiğim gençliğime ağlamak isteğiyle doluyorum . Annemin yatak odası durgun,
loş, hüzün doluydu. Lavanta, naftalin ve yalnızlık kokardı. Babamın
uzun zamandır yatmadığı geniş yatakta annemin tarafı hafifçe çökmüştü.
Aynanın önünde kim bilir ne zamandan kalma birkaç boş parfüm şişesi,
dantel örtüsüyle cam bir sürahi, Eyüp Sabri lavanta çiçeği kolonyası
ve küçük, kadife bir mücevher kutusu dururdu. Yatağın başucunda kese
içinde bir Kuran, onun yanında da annemle babamın evlilik fotoğraf-ları
asılıydı. Günlerce yattı annem o odada. Dünyanın kötülüklerinden kaçıp
yatağına sığındı. Sabahlığının yakasını kurmuş elleriyle sıkıca kapatarak
tuvalete gitti geldi yalnızca. Ekşimsi bir koku sindi üstüne, çarşaflarına.
Hizmetçi kadının yemeklerini yemeyi reddetti. Hastaneye yatmamak için
direndi. Sesi sonsuz bir acının dokunulmazlığı içinde azalıp eridi.
Bana kimse acımıyor... Doktorlar geldi gitti. Bedensel bir sorunu
olmadığı, bir nedenle kendisini cezalandırmak istediği söylendi. Yağmurlar
çıplak ağaçları kamçıladı durdu kış boyu. Sonra kayısı güllerinin
arsızca balkonlara tırmandığı bir bahar günü öldü. Senin annen
tedavi edilemez biçimde melankolikti... Böyle açıkladı durumu
babam ertesi gün, gizleyemediği bir rahatlamayla. O yıl hukuk fakültesine
başlamıştım. Bir akşamüzeri eve geldim, hizmetçi annemin banyo yapıp
yattığını söyledi. Odasına girdim, perdeler çekiliydi. Mavi kadife
örtünün altında ıslak, kumral saç yığınları vardı. Örtüyü kaldırdım,
çıplaktı. Boşalmış acıklı memeleri ve iffeti açık, cinayete kurban
gitmiş bir kadın gibi öylece yatıyordu. Dudakları sımsıkı kapalı,
gözleri bir noktada donup kalmış yarı aralık. Eline dokundum, ılıktı.
Seslendim ona, sarstım. Ölmüştü. Ürktüm ve o an birdenbire onun beni
ta baştan, doğduğum günden öldürmeye çalışmış olduğunu fark ettim.
Odadan çıkmak, varlığıma kalıtımsal olarak aktardığı her şeyden kurtulmak
istedim. Fakat, çok geçti. Koyu bir karanlık basmıştı her yanı, kapıyı
bulamadım. O kör noktada, on dokuz
yaşımın o gecesinde, çocukluğumun bittiğini, artık bir kimlik ya da
birisi olmak zorunda olduğumu belli belirsiz sezdim. Ama daha sonra
o an hissettiğim özgürlük duygusunun, hüzün dolu bir avuntu olarak
sonsuza kadar beni bırakmayacağını anladım. Yatağımın içinde oturmuş eski fotoğraflara bakıyorum. Kırkıma merdiven dayamışlığın gecikmişliğiyle, ben nasıl olup da iffetimin içine kapandığı yanlış bir parantez oldum anlamaya çalışıyorum. Fakat her şey kayıp ve suskun. Nerede şimdi o geçmiş zamanlar? Albümlerde birikmiş bu resimler neden iç dünyaları hiç göstermiyor. Neden bir ipucu yok bu sahte gülüşlerde? Bu mutlu aile pozları neden çıldırtıyor beni? Şu kız, kafasında kepiyle kolejin bir numaralı ineği ki - memeler de yerinde hani - niye böyle sırıtıyor da renk vermiyor? Fotoğraf kağıtlarıyla geçmişe yapıştırılmış bu eski zamanlar ve insanlar, bu acıklı hayatlar yırtılıp atılmalı, değil mi gerçeği göstermiyorlarsa! Yırtıyorum işte. Evet. Yeni bir hayat istiyorum, yeni insanlar, yeni anlayışlar. Belleğimde birikmiş, yırtık pırtık isyanlar, bütün o acizlik göz yaşları, o korkak fısıltılar çığlık olup göklere yükselmeli artık... Hey, buradayım! Bakın bana, bakın görün nasıl mutsuzum! Kahrolasıca erkek hayaletler, biriniz bari görün de tutun elimden! On Dört Haziran Günler hızla geçiyor.
Bugün Pazar. Temizlik yaptım. Yarın doğum günüm. Raporlara göre yarın
hava parçalı bulutlu olacak. Rüzgar kuzeyden orta şiddette esecek.
Sıcaklık gece on dokuz, gündüz yirmi dört derece. Balkon kapım açık.
Kapılar ilk yazlara kapatılmaz. Yepyeni sevda öykülerine karşı durulamaz.
İçime doğuyor, bir şeyler olacak. Sanki biri var gibi de - fos çıkar
diye - kendimi kaptırıyorum. İlk kez geçen hafta başı
geldi bizim büroya. Kağıt tüccarıymış. Kimya mühendisi. Bir limited
şirketin yüzde sekseni onun. Bir alacak davası. Vekaletini aldım,
dosyasını açtım. Adı Alim Kıraç. Boylu, köylü fakat Balıkesirli ve
fakat dünyanın en çirkin adamı. Önemli değil. Önemli olan kültürlü,
dürüst, iyi kalpli olsun, iki gün sonra gene geldi, sanırım benden
etkilenmiş.- Gözlerimi arıyor fakat ben kendimi hemen kaptırmıyorum.-
Adli tatilden önce davasını bitirmemizi istiyor. Kolay değil, ama
olabilir, dedim. Gayret edeceğiz, yüzde yüz haklı aslında, ona umut
verdim. Dün akşam koyu mavi Honda
arabasıyla - çok ısrar ettiği için - evime getirdi beni. Yol boyu
duygusal konulardan konuştuk. Geçen yıl, on iki yıllık evlilikten
sonra karısından boşanmış. Üçüncü bir kişi yüzünden. Bu üçüncü
kişi onula ilgili. Ama buda sürmemiş, şimdi arayış içindeymiş. Açıkça
böyle söylüyor bana. Neden olmasın, olabilir de, en az beş kilo vermem
gerekiyor, acilen. Bolca yağsız salata yapıyorum, bol limon koyuyorum.
Canım isterse ve vakit bulursam güzel yemek yaparım. Evim bir erkeğin
gelip benimle yaşamaya katılmasına uygun. Yatağımın bir yanı boş.
Bavulunu alsın gelsin, hiçbir şey gerekmiyor. Her türlü konforum var.
Piyanom bile duruyor. Çaldığım yok, biri olmalı ki oturup ona çalayım...
İnsan çaldığı müziği yüreğinde duya bilmek için âşık olmalı. Mesleğin içinde birçok
insanla karşılaşıyorsun. Geçmişte az çok hoşlandığım erkekler oldu.
Böyle heyecanları daha öncede yaşadım elbette. Avukatlık stajımı yaparken
bir İrfan vardı örneğin. İyi çocuktu fakat Diyarbakırlı ve aç sefil
sekiz kardeş, yaşlı, dil bilmez bir ana. Gelişmedi tabii bakışmalarımız.
Babam da onaylamıyor. Sınıfsal çelişkiler içinde mutsuz olacağımı
düşünüyor. Olmuyor. Evlenmeyi düşünebileceğim erkekler bazen nişanlı
oluyorlardı ya da evli ya da hiçbiri de, takside kaza ile olmuş gibi
bacağımı okşamaya kalkıyor ya da masanın altından ayağıyla müptezel
bir hareket. Tepki gösteriyorum ister istemez ve ben daha aman nasıl
olacak filan derken adam becerikli bir kız buluveriyordu. İkinci gün
yatağa gitmeyi düşünür erkekler ve sonra giderler, yatamadıkları kadınlarla
evlenirler. Fakat bu da doğru değil sanırım. En azından her zaman
değil. Annem erkekler hakkında ne biliyordu ki! Bir tek babam bildi
o ve kuşkusuz babamda kendi mutsuzluğunu sevdi... Yarın akşam konsere gideceğim.
Doğum günüm olduğunu, isterse benimle gelebileceğini söyledim Alim'e
. Fakat ne yazık ki bir iş yolculuğuna çıkacakmış, yoksa çok istermiş.
Üzüntülerini bildirdi. Önemli konserleri kaçırmamaya çalışırım. Bazen
babamla karısı da geliyorlar benimle. Ufak tefek, hoş bir kadın, neredeyse
benimle yaşıt. Annemden sonra on beş yıl, çeşitli kadınları oldu babamın,
hepsini aldattı sanırım, onun sorunu da bu. Neyse, dört yıl önce evlendi,
işi bittikten sonra. Beni kısıtlamaz, benim de birini bulmamı, evlenmemi
çok arzu ediyor. Tanrım, artık bu adam olsun! İki gündür antidepresif
ilaçlarımı bıraktım, bu yüzden bütün duyularım ayakta. Mutluyum, onlara
ihtiyacım yok. İnanıyorum ki otuz dokuzuncu yaşım uğurlu gelecek.
Yetişkin, olgun bir insanım. Kendisi de kırk dokuz yaşında ki görmüş
geçirmiş, talanların sınırlarının genişlediği bir ortamda iş hayatımda
mücadele ediyor, aldanıyor, yeni bir avukata ihtiyaç duyuyor. İflas
gösteriyorlar, alacağını alamıyor ve alamazsa batacak. Davayı ben
üstlendim. Önce bir icra davası açmak gerekecek... Dün gece oturdum, yıllar
sonra şiir yazdım. Bu adam benim uykuya yatmış duygularımı uyandırdı
demek ki. Yazdığım şiiri ona daha sonra vereceğim. İlişkimiz geliştiğinde.
Çok duyarlı bir insan. Etkilenecektir. sessiz duyarlığımla
bu gece On Dört Temmuz Topluma yön veren yasalar
kötülüğü yasaklar. Olası kötü insan ve onun başkasına yönelmiş kötü
niyetleriyle fiili olarak ortaya çıkmış kötülüklere yasa koyucular
tek tek belirlemişlerdir. Fakat bunların içinde akla gelmemiş olan
ya da kanıtlanması güç, öyle sinsi ve incelikli durumlar vardır ki
bunlara maruz kalmış insanların haklarını koruyacak cezalar yasalarda
yer almamaktadır. Örneğin iki kişinin açık yüreklilik ve güven içinde
birlikte olabilmesi yerine birinin yalancılık ve ikiyüzlülüğe başvurması
gibi. Hem de iğrenç biçimde. Sevgiyle ilgili bütün güzel fırsatları
yok eden bu gibi haksızlıklar karşısında insan kişisel öç alma hırsıyla
kavrulur ya da uğradığı kötülüğe inanmazlığı içinde dilsizleşir. Güçlü
olan, kötü anıları deneyimler arasına katarak susmayı yeğler. Çünkü
öfke ve kırıklığın orta yerinde söylenen her söz tersine dönüp sizi
vurabilir. Böylece çığlıklarımızı ve kendi adımızı içimize atarız
ve acı, susmuş dudaklarda boğulur. Sağlığım yine bozuldu.
Unutmayacağım beş temmuz
akşamüzeri - sıcak biraz yatışmıştı - bürodan erken çıkmış Karaköy
İskelesi'ne doğru yürürken - uzaktan olmasına rağmen hemen tanıdım
- karşı kaldırıma yanaşan Mavi Honda'sının kapısının açıldığını ve
Alim'in indiğini gördüm. Bu sırada öteki kapıdan sarışın, kırmızı
- her halde streç - dar, kısa elbiseli alımlı bir kadın da gülerek
indi ve Alim'le tokalaştılar, - motor çalışır halde - el ele uzunca
ve göz göze kalarak biraz konuştular. Sonra kadın yürüdü gitti ve
bizimki de canlı, sevinçten uçarcasına yeniden arabasına atlayarak
gazladı. Fakat bu olayı sözcüklerle ne kadar anlatmaya çalışırsam
anlamında o kadar çok gedik açılıyor. Önemli olan şu, adam benimle
yakınlıktan kaçınmaktayken bir başka kadınla büroma yakın yerde görünmekten
çekinmiyor. Olay böyle başlıyor ve
ben yabancı bir kentte daha önce de olduğu gibi birden kayboluyorum.
Vapura gideyim derken kayboluyorum. Her yanda sokaklar var, nereden
gideceğimi bilmiyorum. Oysa hayatımda ciddi anlamda biri var ve mutlu,
güvenlik altında eve gitmem gerekiyor. Sonra nasılsa - taksiyle
- eve dönüyorum. Yemek bile yemiyorum. Annemin - ve benim - talihsizliklerle
dolu yatağımıza yatamıyorum ve pencerenin önünde sabahlıyorum. Temmuz
ayında olmamıza rağmen rüzgârlar bütün yönlerden fırtına şeklinde
esiyor ve gök yüzünde meteorlar patlıyor. Sabah, güneş ıstıraplar
içinde alev alev yanarak doğuyor. Artık evin içinde sürünüyorum ve
gene de gidip yatağıma yatamıyorum. Ki o yatakta, - kendi
rızam ve arzumla - bekaret sorunumu çözmesini rica ettiğimde beni
kırmamış, çözmüştü. Unutulmaz yirmi beş haziran gecesinde. O akşam evime geliyoruz.
İçki istiyor, yok. Çünkü ben içemem. Canı sıkılıyor. Çıkıp aşağıdaki
bakkaldan rakı alıyor. Bir şeyler hazırlıyorum. Ayak üstü atıştırıyoruz.
Ben terlediğim için duşa giriyorum, çıkıp tekrar giyiniyorum. Ağırdan
alıyoruz. Onun yırtıcı gözlerinde hem yapay hem biraz, nasıl anlatayım,
yılışık bir ifade var ki el şakası sevmediğimi söylediğim halde, rakıdan
belki hafif bir-iki girişim. Hoş görüyorum ve duygularını açmasını
bekliyorum. Etkilenmesi için yazdığım şiiri getirip ona veriyorum.
Yarım yamalak, yüksek sesle okuyor. Üzüntü dolu bir vızıltı gibi ve
birden şiirim bütün anlamını kaybedip ölüyor, benden uzak, gerçekdışı,
sıradan, üçüncü sınıf bir şiir oluyor. Sonra kağıdı bırakıyor ve kendini
şiirdeki yüce duyguların nesnesi olarak görmemenin burukluğuyla gülümsüyor.
Fakat artık bir ödülü hak etmiş bulunuyorum. Yatak odası nerde? Törensel bir soğuklukla,
bir büyü bozma ayinindeymişiz gibi yan yana, çıplak uzanıyoruz. Susuyor,
karanlığa dalıp görevene yoğunlaşmaya çalışarak. Derken çaresiz bir
iç çekişle uzanıyor, bir eliyle ensemi kavrıyor ve dişlerini kurbanın
boynuna geçiriyor. Sonra elleri, bedenimde birikmiş özlemleri aceleci,
yabansı bir kibirle okşarken benim ürkek, kırılgan yüreğim biraz daha
yumuşaklık bekliyor ve yalnızca etinin dili olan kuru, kaba cinsel
biçimler çağrıştıran, yüz kızartıcı ruhsuz sözcükler çıkarken ağzından,
çocukluğum biraz olsun sevecenlik bekliyor. Gene de incinmiyor, karşı
koyamıyorum. Onunla çarpışmaya gücüm olamadığı ve barış istediğim
için, teslim oluyorum. O zaman daha önce hiç görmediğim ve apansız
bacaklarımın arasında bulduğum bıçak içime saplanıyor ve çok acı veriyor.
Fakat bu küstah, ısrarcı ve bir an önce kan isteyen silahın saldırısına
fazla dayanamıyorum. Bilmediğim, oldu bitti bir yavanlıkla bilinen
oluyor ve kendime kırmızı görünüyorum. Neden sonra korkarak, yüzünün
yanda görünüşüne bakıyorum ve o ince, yara izi ağzının kıvrımında,
çukura kaçmış göz kapağında ve seğiren yanağında çoktan çekip gitmeler
görüyorum. Besbelli ıslak bir ayağın yaz günü taş zeminde bıraktığı
iz kadar sürecek benim hayatım onda. Kolu karanlığımı işaret ediyor
çünkü. Akşam rüzgarı yüreğimde, saatte altmış mil hızla esiyor, tenimin
sıcaklığı otuz derece ve bundan sonra belleğim karanlık. Bütün hafta sonunu yatağımda
geçiriyorum. Uyuyup uyanıp karabasanlar görüyorum. Beni yosun tutmuş
kovuğumdan çıkarıp hayatın başka derinliklerine, değişimlerine ve
özgürlüğe götüreceğini umduğum bu deneyim ne kadar beceriksiz, ne
zavallı bir başlangıç oldu diyorum. Haydi Bedia, yenilgini ve katmerlenmiş
yeni yalnızlığını güle güle kullan şimdi! Yatağımı değiştirmeyi
düşünüyorum. Bu yatağın hayatımdaki uğursuz serüveni sona ermeli artık.
Bir eskiciye telefon ediyorum, gelip bakacağını söylüyor. Fakat tuvaletin
aynası kırık artık. Çünkü o benim annemin hayaleti, korkularım ve
yıkıcı arzularımla yüz yüze geldiğim bir mağara ağzıydı. Ertesi sabah
önünde durduğumda hiç ama hiç değişmemiş olduğunu ve hiçbir şeyin
de değişmeyeceğini görmüş ve beni edebiyen yutacağı anda işini bitirmek
zorunda kalmıştım. Kolonya şişesiyle. Keşke çirkinliği yalnız
yüzünde olsaydı da ruhu güzel olsaydı. Ama kötü. Onu genç ve güzel
bir kadınla görmemi ve incinmemi istiyor. Seviştiğim, değer verdiğim,
hoş gördüğüm adam bu kadar zalim çıkıyor. Kendisine bağlanmamam için
elinden ne gelirse yapıyor. Benden hoşlanmıyor değil, ancak sözüm
ona duygusal bir yakınlık duymuyormuş. Kendini savunurken saldırıyor,
acımasızca anlatıyor: Ben onunla dört kez, yol boyu arabasında - duygusal
-ilişkiye girmişken, ne bir yemeğe götürüyor, ne yürüyoruz sahilde,
hiçbir şey. Arabada hep aynı kaseti dinleyerek gidiyoruz, - ki saygı
gösteriyorum arabesk müziği sevmesine bile - iki kez çıktığı - gerçekten
öyle biri varsa ve benim gördüğüm kadınsa - bir eczacıya duygusal
bağ ile bağlı olduğunu söylüyor. Çok kolay tahrik edebilen, zayıf
bir tip. On iki yıllık evliliğine ve çocuğunu bir başkası yüzünden
yıktıktan sonra bile sanki bütün suç karısındaymış gibi konuşup kendini
aklıyor. Sekreteriyle ilişkiye giriyor, nişanlanıyorlar ve onun kızlığını
aldıktan sonra ayrılıyor. Karısıyla evlenmeden önce yatsaymış evlenmezmiş.
İşte, hiçbir suç isnat edilmiyor ona, hep kendisi haklı. Peki, unutalım.
Bağışlayabilirim. Erkekler böyle. Babam bile kırk yıl aldattıktan
sonra... Fakat, arayıp sormuyor.
Davası sonuçlanmadan mahkemeler tatile girdi diye kızıyor sözde. Kendisi
atını sağlam kazığa bağlamış mı bunu sormuyor. Hep ben aramak zorunda
kalıyorum... Ne zamandır görmüyordum,
telefonda çok ısrar ettim. Bu gece bana geliyor. Uzun uzun düşündüm.
Anlamaya çalıştım. Belki de evlilikten korkuyor. Evliliğe karşı olduğunu
söyleyerek beni tatlılıkla kendisinden vazgeçirmek istiyor. Bu konuda
ısrarcı olmadığımı söyledim, özgürlüğümüz, arkadaşlığımız nereye kadar
giderse oraya gideriz artık, dedim. Ayrıca kendisine teşekkürlerimi
bildiren bir mektup da yazmıştım olaydan sonra ki 'Davacı değilim'le
eşdeğerli. Zaten otuz dokuz yaşındaki bana ırza tecavüz davası açmak
düşmez. Adamın elinde kapı gibi senet. Fotokopisi bende mevcut ve
açık seçik belge nitelikli. Buna rağmen evlenirim diye korkuyor. Yok,
bunlar bahane. Fazla geliyorum ben ona. Piyano çalmam, iki dil bilmem,
iyi bir aileye mensup ve kendime ait doğru dürüst bir eve sahip olmamdan
eksiklik duyuyor. Yoksa ilaçlarım olduğunu söyleyişimden mi? Her neyse, bir erkek,
yalancı da olsa inandığım sevgili bana yemeğe geliyor. Hiçbir şey konuşamıyoruz.
Beni eczanesi para basan kadına, yeni tanıdığı manikürcü kıza tercih
edemiyor. Gerisi incir çekirdeğini doldurmaz konular. Bana ilginç
bir olay diye, sözde güleyim diye, Barbaros Bulvarı'ndan geçerken
bir kadının kendisine el ettiğini anlatıyor. Siyah gözlüklü, şık bir
kadınmış. Bu bizimki, ikinci şeritten birinci şeride geçmiş, kadını
arabaya almış. Kadın bacaklarını açıp sergilemiş. Bu gün seks yok,
demiş çirkin Alim. Bunu bana yemeğe davet ettiğim adam anlatıyor.
Pişirmişim, kotarmışım, her şey hazır. Döküntü bir kılıkla ve eli
boş olarak geliyor. Eli boş gelecek kadar saygısız ve yürekli ve benimle
yatmayacağını anlatmak için müptezel hikayeler anlatmaktan utanmıyor.
Olsun, diye düşünüyorum. Bir erkek bana yemeğe geldi. Tanrım, kafam
çok karışık...yeter ki onursuz olmasın aşk. Seninle yatmak
istiyor muyum bakalım da barikatlar kuruyorsun! Bana sabahları uyanabilmesindeki
güçlükten söz ettiği için, para sıkıntıma rağmen ona bir alarm- clock
almıştım, veriyorum, aklı başına geliyor. Bir şey getirmemiş olmasının
ayıbını anlıyor. Ah, tatlı getirecektim, yapmıştır dedim...
Haklı. Mısır çarşısından üşenmeden taşıdığım güllacı hazırlamıştım.
Ben be istiyorum masraflarımı babam değil bir eş karşılasın, bir torba
portakalı o taşısın, bir torba elmayı ben taşıyayım. Ama olmadı bugüne
kadar. Çiçekçilerin sokağından geçerken çiçek alayım dedim, birden
unuttum... hafif bir pişmanlık. Yalancı, adi herif! On iki, on üç bardak
çay içiyor. Böreğimi yiyor. Yalnızca ona pişmiş. Sabah kahvaltısı
için yanına da veriyorum giderken. Saat yirmi ikide geldiği evimden
sıfır kırk beşte ayrılıyor. Öpüşmeden, kucaklamadan. Sırık gibi dikilip
çirkinliğiyle sırıtarak kapıda. Dost olacağız artık tamam mı? Diyor.
Beni yarın akşam verilecek bir kokteyle davet ediyor. Mutlaka gelmemi
istiyor. Yeni sevgilisini göstermek için herhalde. Onun hafif kambur,
bostan korkuluğu bedenine bakıyorum. Yapışkan, pis kokulu sıvalara
bulanmış, kirlenmiş hissediyorum kendimi. Bu soyguncuyu, çöplük kuşunu
bir daha aramamalı, görmemeliyim. İnşallah, bakalım... Pişmanlığımı unutmak
istiyorum. Temiz bir soluk almak için, biraz esinti umarak balkona
çıkıyorum. Fakat gece nasıl karanlık, nasıl sıcak ve bütün saksılarım
şimdi adlarını unuttuğum çiçek kurularıyla dolu. Bitti. Kurtulamaz biçimde
harcandı çocukluğum gibi uzak bir geçmişte kaldı bu aşk daha şimdiden.
Görünmez bir şeyi görmeye çalışarak, ayaklar altına alınan içtenliğim,
dağılmış hayallerimle gelmiş geçmiş bütün bozgunlarımın içinde kaybolmuş
oturuyorum. Gözlerim kendimi görmeyi yadsıyor ve kederimi kimseyle
paylaşamıyorum. Hiç kimse bilmeyecek
beni. Korsan kılığında gezen hayaletleriyle, çöp bacaklı, iri göğüslü,
arsız gözlü fahişeleri, görünür-görünmez kayıpları, anlaşılır-anlaşılmaz
cinayetleri, ölümlere atlanan köprüleriyle bu kent hiç bilmeyecek
yaşadıklarımı. Şaşılası vicdan rahatlığı ve kocaman, dev ağzıyla yutacak
kendisinden bir daha haber alınamayanları. Çürümüş bir suyun burukluğu
var, öpücüklerin ulaşamadığı ağzımda. Göz boyalarım ellerime bulaşıyor.
Yeşil-kırmızı trafik işaretleri anlamsızca yanıp sönüyor, korna sesleri
balkonuma yükseliyor ve ben hâlâ ne zaman nerede geçip ne zaman nerede
duracağımı bilmiyorum. Hiçbir karşılamanın yaralarımı saramayacağını
biliyorum ama artık. Yok hayır, ölümü düşünüyorum, yaşamayı beceremeyenlerin
intiharları da bir işe yaramaz. Karanlık yavaşça açılıyor. Güneşin doğuşu engellenemez. Baharlar ve sonra yazlar da engellenemez. Aşırı sıcaklar sürecek. Yarın hava açık. Yaprak kıpırdamayacak ve sıcaklık gölgede kırk derece... Aral, İnci. Gölgede Kırk Derece, Can Yayınları. |
||