şiir, şair ve okur : celal inal : 15112001  
 

Nascuntur poetae, fiunt oratores
Şair doğulur, ama hatip olunur

Her sözcük biraz daha yakınlaştırır insani yeni bir dünyaya, aralar tarihin o ağır kapısını her tümce. Bütün savsözler yitirse de ilk anlamlarını edebiyatın o ebedi işlevi hep güzel duyguların duyulmasına yol açar.

Önce şiir vardı.

Yazınsal bir tür olarak şiiri diğer türlerden ayıran karakteristik özellikler nelerdir? Yazma süreçleriyle yakından uzaktan ilgili olan herkesin yaşantısının bir döneminde ya şiir yazmaya ya da şiir okuru olmaya iten nedenler hangileridir?

Şiiri her açıklama girişimi bir parça öznellik taşır. Her girişim bir parça eksiktir. Ancak tanımlayan olsa olsa kendi poetikasını tanımlar. Tam ve herkesin üzerinde uzlaştığı bir şiir tanımlamasının yapılamamasının nedeni ve güçlüğü de bundandır. Şiir ve işlevi her farklı siyasal ve kültürel konumlanış açısından farklı tanımlanır.

Jean-Lois Joubert'in "La Poesie" adını taşıyan yapıtında dile getirilen bu görüşler şiir anlayışlarının ve tanımlarının böylesine çelişkili çeşitliliğini de bir ölçüde anlaşılır kılmaktadır:

"Biçimlerin ve işlevlerin son derece çeşitli olmasi yüzünden, birleştirici bir tanım yapmak güç. Hem Boileau'ya hem de Mallarme'ye, hem bir Afrika söylencesinin geleneksel bir biçimde dile gelişine, hem de militan bir slogan-şiirin yapısına, hem 'otomatik' zorunluluk altında yazan gerçeküstücüye, hem de Pastoral şiir yazan Virgilius'a uyacak bir tanım var mıdır?"

Okumayan fakat yazan bir yazar türünün bize özgü olduğunu zannediyorken Paul Valery'nin şu sözleri beni kendime getirdi. Meğer evrensel bir olguymuş bu.

"Şiirin kendi nesnesi ve onu yakalamaya yarayacak yöntemler açıklığa kavuşmadığından, bunları bilenler sustuğu, bilmeyenler ise yazı yazdığından ötürü bu konulara ilişkin açıklamalar bireyseldir ve görüşlerde belirtilen her türlü karşıtlık da rahatça sergilenir; bunların her birine verilecek bilinen birçok örnek ve karşı çıkılmasi güç deneyimler vardır."

Şiirin ve sanatın tanımlanmasına yönelik bazı girişimleri sıralayalim:

"Şiirsel bir metin, çok çeşitli katmanlardan oluşan ve her okunuşta her okuyucuyla değişen, zenginleşen karmaşık bir örgüye sahip olan bir gerçektir."

"Sanat yaşamı en iyi yatıştıran şeydir."

Verili gerçeklikten uzaklaşma ve yeni ifade ediş biçimlerinin aranması hemen hemen sanatın bütün alanlarında karşımıza çıkar. Örneğin 19. yüzyıl ressamları tablolarında dış gerçekliklere başvurmaktan vazgeçerler. Binlerce yıldır süregelen resimle temsil etme geleneğini yeniden sorgulayarak resmin kendisini resmin yegâne konusu yaparlar.

Romantik dönemden başlayarak şiir de bu süreçlerden geçer. Baudelaire, "Edgar Poe Üzerine Yeni Notlar"ında yararcı bir işlevi anımsatacak her şeyi reddeden "saf şiir" anlayışını şu sözlerle dile getirmektedir:

"İnsan onu kendi düzeyine indirmeyi, ruhunu sorgulamayı, coşku anılarını geri çağırmayi ne kadar istese de, şiirin kendisinden başka bir amacı yoktur; bundan başka bir amaci olamaz, yalnız ve yalnız bir şiir yazma zevki için yazılmış olandan daha büyük, daha asil, şiir adına daha layık olabilecek bir şiir yoktur.(...) Şiir bilim ya da ahlakla bir tutamaz kendini, yoksa ölür veya gücünü yitirir; nesnesi gerçek değildir, yalnızca kendisine dayanır."

Genelde sanatın özelde de şiirin elbette bir işlevi vardır. Kuşkusuz, sadece şiirle devrimin yapıldığı görülmemiştir. Fakat bizim gibi ülkelerde siyasal gerçeklik çoğu zaman şiir aracılığıyla tanımlanmış ve gerek şiir gerekse de destanlar sadece bir gerçeği dile getirmekle sınırlı kalmayıp ironik bir biçimde de olsa toplumsal ve siyasal bir işlev taşımıştır. Günümüzde şiirin işlevi konusundaki sorulara verilecek yanıtlar da içerdiğinden Batı'da destanın ele alınışına bir bakalım:

"Batı geleneğinde destan temel ve arkaik bir tür olarak çıkar ortaya: İlyada ve Odyssia bütün Yunan-Latin şiirinin temelini atmış gibidir. Ancak destan ölü ve mumyalanmış bir geçmişin anısını korumakla yetinmez, çoğu zaman yorumcuların dikkatinden kaçmış olan toplumsal-siyasal bir işleve sahiptir: geçmişe bakarak, güncel olanı kurmak ve güncel olana göre geçmişi yeniden düzenlemek işlevine; bir başka deyişle iktidarın meşrulaştırılmasi süreçlerine etkin olarak müdahale eder."

Büyük ve görkemli destanlar çağının kapandığından söz edebiliriz. Çünkü ne uzun soluklu destanlar yazacak kadar zamanı kaldı yazarlarımızın ne de her şeyin büyük bir hızla yaşandığı günümüzde okurun hacimli kitaplara ayıracak zamanı.

"Neden şiir?" sorusunun yanıtına yeniden dönelim. Günümüzde siyasal-toplumsal süreçlerle ilgili pek çok kişi siyasal tezlerini ve düşüncelerini biçimlendirirken Nazım Hikmet'in şiirlerinden çokça yararlanmıştır. Yani siyasetin argümanlarını şiirden derleme yoluna gitmiştir.

Sanatin dünyayı dönüştürmek gibi bir işlevi olduğuna inanırım. Özellikle de özgürlüklerin baskı altında olduğu dönemlerde sanatın her biçimi 'yeni bir dünya'nın tasavvuru ve yaratılmasi için önemli roller üstlenir. Farklı sanat akımlarının ortaya çıkmasına yol açan dinamiklerden biri de edebi ve siyasal nitelikler taşıyan bir iletinin çoğu zaman bazı semboller aracılığıyla dile getirilmesidir. Baskının ve despotluğun olduğu her yerde sanat ve sanatçı özgürlüğün ve evrensel ilkelerin savunucusu olmaktadır. Egemenlerce üstü örtülmeye, unutturulmaya çalışılan pek çok konu sanatçılar tarafından açığa çıkarılır, dile getirilir ve hatırlatılır. Yazar suskunluğa itilen toplumun vicdanı addeder kendini. Çağının ve toplumun pasif bir tanığı değil eylemci bir sanığı rolünü üstlenir.

"Yeniden keşfedilen zenciliğin söylencesi ve 'Siyah Afrika' değerlerinin yüceltilmesi 'başarıya ulaşmış' bir söylenceye mükemmel bir örnektir; çünkü Aime Cesaire'in ve Leopold Senghor'un şiirleri, Antilli ve Afrikalı genç okuyucular tarafından ellerinden alınmış kimliklerini yeniden ele geçirmeye bir çağrı olarak kabul edilmiştir."

Yitik kimliklerin yeniden ele geçirilmesinde sanat önemli işlevler taşir. Yeniden 'saf şiir'in referanslarına dönelim.

Paul Claudel, rahip Bremond'un 1925'te yazdığı ve şiirin anlatılamaz olana yönelen bir coşkunluk olarak sunulduğu, saf şiir adlı kitabıyla ortaya atılan bir tartışmaya gönderme yapıyor. Aslında 'saf şiir' terimi karışıklık yaratıyor. Claudel için saf şiiri savunan, dili alışılmış ve yararcı kullanıma uygun olarak kullanmayan, ama onun gizli kaynaklarına duyarlı olan kişidir. Paul Valery ise daha ihtiyatlı davranır; "Daha cok anlam yüklü olan ve gündelik dilin taşımadığı ve taşımayacağı kadar çok müzik dolu bir söyleme duyulan bir tutku" biçiminde tanımlar.

"Batı geleneği sürekli olarak şiir ile akılcı düşünceyi karşı karşıya getirmeye yönelmiştir. Nitekim Platon 'şirsel coşku"yu (Yunancada bu ifade tam olarak şu anlama gelir: tanrısallğin benliği sarması) endişe verici bir sayıklama olarak tanımlar. XVIII. yüzyılda İtalyan filozof J. B. Vico da, şiir ile düşüncenin bağdaşmaz olduğunu belirtir: "Bir insanın hem büyük bir metafizikçi, hem de büyük bir şair olduğu görülmemiştir." Çünkü ona göre soyutlamanın olduğu felsefe, ruh ile aklın olgunluğuna erişmesidir, oysa imgelem gücü ve duyulara bağlı olup kendini bedensel biçimlere bırakan şiir, bizi çocukluğa geri götürür. Bu anlayıştan şiirin de bir hayalci, bir tanrısal esinli, bir deli olarak kabul edilen küçümseyici, basmakalıp tanımı çıkar ortaya."

Yukardaki şiir tanımı aslında şairlerin pek çoğunun yaygın olarak kullandığı bir izlek olan çocukluğun neden vazgeçilmez bir kaynak olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Şair hayalcilikle itham edilmektedir. İnsan gerçekleştirmek istediği bir şeyi önce hayal eder, sonra büyük bir tutkuyla onu gerçekleştirmeye çalışır. Bu bağlamda elbette hayalcidir şair. Hayallerini yitiren bir şairin yazmasi mümkün değildir. Çoğu zaman büyümeye direnmesinin altında bu düşünce yatar. Çocukluk çünkü en saf ve en dolaysız bir insanlık halidir.

Diğer sanat dalları gibi şiirin de bir işlev taşıyor olması salt bize özgü bir olgu değil. Her ne kadar düzyazı bilgilerin aktarılması işini şiirden almışsa da şiir öğretici niteliklerinden bir şey kaybetmemişe benziyor. Zamanının tarım teknolojisini şiir biçiminde aktardığı için Hesiodos ve Virgilius'un hâlâ hayranlık uyandırmasının altında da bu nedenler saklıdır.

Raymond Queneau'nun evrenin oluşumunu ve yaşamın ortaya çıkışını sergilediği "Taşınabilir Küçük Kozmogoni" (1950) adlı altı ezgiden oluşan şiiri, Lukretius'un Epikuros felsefesinden esinlenerek dünyayı dizelerle açıkladıği "De Natura Rerum"u ve Nitzsche'nin Batı kavramını ve metafiziğini köktenci bir eleştiriye tabi aforizma biçemine ve şiirsel eğritilemelere başvurarak açıklaması...

Avrupa romantizmine göre şair: "Bir müneccim, bir peygamber, bir falcıdır." Şairler bize dünyayı ve kendimizi keşfetmeyi (ya da yaratmayı) öğretirler. Yüzyıllardan beri evrensel şiirselliğin temeli olan ölüm üzerine düşündüklerinde, çağdan çağa, sayısız şiirde, ölüm acısının ifadesi veya yüceltilmesi gibi aynı izleğin işlendiğini görürüz; ama şairleri dikkatle dinleyince ölümü anlatma amacının ötesinde bir şey belirir; ayrılık, ölüm ve acıyı evcilleştirmektir sözkonusu olan, onu yenmek ve yıkmak.

Bir ölü gömme törenini baştan sona izlediğinizde dehşetli bir yalnızlık belirir yanınızda, anlamsızlık, duru bir sessizlik. Ölümle başedebilmek için ya onun soğuk ve bütün çağrışımlarında yok olmayı barındıran kahredici yanını görmezlikten geleceksiniz ya da aklın emrettiklerine sığınarak doğal bir süreç olduğunu kabul edeceksiniz. Nerden okuduğumu unuttuğum şu sözleri hatırlarım: "Siz varken ölüm yoktur, öldüğünüzde de siz yoksunuz". Bunları düşünerek kendinizi teskin edeceksiniz.

Hem kabul hem de ti'ye alınan ölüm G. Mounin'in "Şiirsel İletişim" adlı yapıtında şu şekilde dile getirilir:

"Öğle vaktinin güneşli saatlerinde, ışık dolu bir sıcaklıkta zaman hareketsizleştiğinde Akdenizli şair "ölüm düşüncesinin en hafif ve en acısız olduğu bir anı yaşadığı duygusuna kapılır; maddi ışığın, ölüm konusundaki hayali hastalıklar karşısında ender rastlanan bir zafer kazandiğina dair eşşiz bir duygu."

Ölüm, yeryüzünün her yerinde insanoğlunun yüzleştiği en evrensel hesaplaşma.

Bazı uygurlıklarda, Hindistan'da, Afrika'da, şairlik eğitimi pek çok fiziksel çalışmayi gerektirir: sesin hazırlanmasi, ağız cimnastiği, mimik eğitimi... Oysa Batı uygarlıkları maddi ve tinsel evrimlerinde zevke ve bedene ayrılan payı azaltma eğilimi göstermişlerdir. Şiirin değerinin düşürülmesi ve şairlerin hor görülmesi bundandır; şairlerin çocukça şeylere fazlasıyla itibar etmelerinden şüphe edilir: oyun oynama zevki, yaşama zevki gibi.

Esin-çalışma

Esin-çalışma karşıtlığı Avrupa geleneğine özgü değildir. Şiirsel ifadenin başlangıcına ilişkin düşüncelerin geliştiği her yerde aynı şey çıkar ortaya. Leopold Senghor, Batı Afrika şairlerini iki büyük sınıfa ayırır: "şairlik mesleğini yürüten" ve belli bir durumuna uygun düşen "yüreğe ve kulağa hoş gelen sözler" söylemeyi bilen griot'lar ki; bu kişiler çoğu kez övgü sözleri söyledikleri bir prensin sarayına bağlı yaşarlar. Benzerleri bizde de saraya yakın olan kimi divan edebiyati şairleridir. Öte yandan da deruni bir eğitimden geçmiş ve sözleri evrenin dengesini sağlayan büyük evren güçlerini açıklayan çok-gizli-şeyler-söyleyenler.

Çocukluk

Nerval, Baudelaire, Hugo, Lamartine, Eluard ve daha niceleri şaire geçmişi diriltme gücü vermişlerdir. Şiirsel esin, yine bellekten doğandır onlara göre. Ancak öyle anılar vardır ki, şiir süzgeci bunlari başka araçlardan daha iyi yakalar: Her insanın en derin ve en gizli parçası olan, çocukluğun renklerini canlandiran anılar. "Yeniden yakalanan çocukluk" (Beaudelaire), "her şeyin hakimi çocukluk" (Eluard), ya da "çocukluk krallığı" (Seghers), şairleri okurken içine girdiğimiz gizli bir alan oluştururlar.

Herkes gibi düş gören ama herkesten farklı olarak düşünü yazıya aktaran kişidir şair.

Andre Breton şair Saint-Pol Roux'un uyuyacağı sırada, yatak odasının kapısına üzerinde "şair çalışıyor" yazılı bir tabela astırırmış.

İmge

Breton ilk Manifesto adli yapitinda imgeyi şöyle tanimlar:

"imge... İki uzak gerçekliğin karşılaştırılmasından değil, yakınlaştırılmasından doğar. Yakınlaştırılan iki gerçeklik arasındaki ilişkiler ne denli uzak ve yerinde olursa, imge o denli güçlü olacaktir. O denli duygusal bir güce ve şiirsel gerçekliğe sahip olacaktır.

Ama her alışılmadık nesnelerin yakınlaştırılmasi girişimi şiir olmayabilir. Günümüzde de sıkça örneklerine rastlanan "mesaj kaygısız" şiir anlayışında da buna benzer örneklere rastlanmaktadır.

Bu anlayışı mekanik bulan Le Clezio "Tutanak" adlı yapıtında bu duruma şöyle değinmektedir:

"Biliyor musunuz, ben her şeyi böyle yaparım. Yeryüzü bir portakal gibi mavidir, ama gökyüzü bir duvar saati gibi çıplaktır, su bir dolu tanesi gibi kırmızıdır."

Günümüz şiirinin gündelik dilin reddinden ve başarısızlığından doğduğu söylenebilir. Şiiri gündelik dil ile arasindaki sapmaya göre ölçmek ve tanımlamak ilginç olur (Jean Cohen'in Şiirsel Dilin Yapısı). Şair herkes gibi konuşmayan kişidir; dilin kurallarını çiğneyen; hatalar yapan kişi. Ancak onun aykırılığı olumlu bir şekilde değerlendirilir; hataları güzelliklere dönüşür (daha da kötüsü şiirsel kuralsızlıklara). Şiir düzyazının karşıtıdır. Bir metin düzyazı ölçülerinden uzaklaştıkça şiirsel niteliği artar.

Alıntıların tamamı Jean - Louis Joubert'in Öteki Yayinevi'nce 1993 yılında yayımlanan ve Ece Korkut tarafından Türkçe'ye çevirilen özgün adı "La Poesie" olan "Şiir Nedir?" adli eserden yapılmıştır.

Bu yazı daha önce Aylık Sanat/Edebiyat Dergisi, "Amida"nın Temmuz-Ağustos 1998. Sayında yayımlanmıştır.