gecikmiş bir romantik : şükran kozalı : 05122001

 
 

 

Eleştirisini yönlendiren metinler karmaşık mimarileri içinde gizemli bir haz biriktirirler nedense. Anlam katları, kurmaca oyunları, gerçeğin olasılıklı yansımaları içinde yeni okur tipini de yaratırlar. Karşılaştığınız yazı ormanında sizi nelerin beklediğini bilemediğinizden ağırlıklarınız olmamalı.Yani geleneksel kalıplardan oluşan teçhizatı ormanın girişinde bırakmalısınız:Biçim, içerik, karakter vesaire tahlili ve sonuçta mutlaka olması gereken bildiri zorunluluğunu, 'yansıtmacı, içerik estetiğinin' şartlı sınırlarını geçmeli...özgürlük duygusuyla buluşmalısınız...

'Elli Türk Romanı'nda geleneksel, yansıtmacı, içerik estetiğinin çizgileriyle yapılmış bir eleştiri alıştırmasını yazdıklarımla karşılaştırmak için özetliyorum: R.Mahmud Ekrem'in Araba Sevdası'nın kahramanı Bihruz Bey, alafranga, 'frenkvari süslü gezen' Fransızca bilir görünen, folklor, masal malzemeleri,divan edebiyatının efsanevi tiplerine özenen bir sentez tip. Zamanın göze görünen net bilgileri, gerçeğin içinde ağır ağır değirmen taşı gibi dönüyor. İnsan ve toplum öğütülüyor. 1886'da bu metinde bilinçakışı tekniğinin kullanıldığı romanı okur determinist kalıbın dışına çıkmadan değerlendirmek zorunda bırakılıyor. Sonuç bildirisi değerinde bir saptama ile bitiyor eleştiri: Bihruz Bey 'alafranga züppe'miz. Araba Sevdası'nda yeniden bir okumayla buluşma ve onu sınırsız değerlendirme isteğim aklımın duygularımın bir yerinde bekliyor.

Eleştirisini okunurken kendi özellikleriyle yaratan, biçimci bir estetik çizgi üzerinde çalışma olasılığı taşıyan bir metin var elimde. Bir Soluk Yaz, bir kaç yıl önce Yarın Yayınlarınca basılmış. Yazarı Sururi Baykal, doğrusu şiirlerinde olduğu gibi beni çekerek metni yeniden yaratmanın keyfini yaşatmakla kalmadı, kurgu ve karmaşa zenginliğiyle incelem odağıma yerleşti. Ana gövdede romantizmle ince ince kenar süsü taşıyan duygular metaforunda eriyip giden aklın, metin içindeki hareketini gördüm. Görünen o ki; lirizmin yüreğinde hüzünlü bir hayat filmi izleyeceğim. Kimi zaman kopuyor, filmin içinden kendini seyreden yazar, hayata çıkıyor. Anılar an'larla, hayat belli belirsiz insanlara dokunmak isterken, küçük dalgaların öyküleriyle denizin sırtına yazılıyor roman.

Metnin gücü, renkli kurgusu, akıcı dili, verevine cümlelerin, duyguların çok anlamlı bir yapıya ustaca yerleştirilmesinde. Turnalardan biri uçarken vurulup düşüyor. Yerde debelenip ölen dişi turnanın sevgilisiyle eşleniyor Nazım. Düşteki Ahnur, yerde iken Nazım'a düşen görev, kanatlarını kapatıp, hüzünle başını yana eğerek, pike bir dalışla turna Ahnur'un başucuna çakılarak yaşamını noktalamak oluyor. Okur, daha metnin başında, kuşlarla uçmalar içinde olacağının farkındalığını yaşıyor. Nazım, erkek turna olduğunun ayrımında. Sevdiğini yitirdiği yere dönme gereğini duyuyor. Nazım'la olasılıklı bir hayatın, biçimde kurgulanan bir gerçeğin içine giriyor metin. [Bir kere artık yalnız gözlerimle o sıradan ve ilkel, herkeste mevcut organlarla bakmamayı öğrenmiştim] diyor Sururi Baykal (s:7).

Yazdığı bir romanı bitirmenin hafifliğiyle boşta gezen yazarın karşılaştığı bir çift ilgisini çekiyor. Onları yeni yazacağı kitaba almayı düşünüyor. İzliyor. Nazım ve Ahnur, sanki çerçevedeki bir fotoğraftan katılıyorlar hayata. Yer yer canlanıp çıkıyor, yiyip içiyorlar. Bir saatin tik tak'larından fırlayan bir çift turna figürü onlar.

Onları önce masaya oturtuyor yazar. Ahnur'un hoşnutluğu [hazla titreşen dudaklarından, sevgiyle ışıyan gözlerinden, edasından tavrından, çatalı tutuşundan, velhasıl bedenin okunan ve sezilen her yerinden..] anlaşılıyor (s:13) Bu sahneyi bir an önce tamamlamak isteyen yazar bir önceki romanı olan Roman Yolu'ndan Birsev'le Gezin'i getirir yanlarına. Ahnur Birsev, Gezin de Nazım'dır artık. Ödünç alınan iki roman kişisi de kadın odalarının mimarını getirirler ve Kasrın adı konur.Yaşanılan mekan metni hayali bir zemine taşır.

Kahramanlar filimlerle oyunlarla, geçmişe, geleceğe gönderilerek zaman belirsizleştiriliyor. Düşsel ve bilinçaltı anlıklarla karmaşıklaşıyor metin. Bir Soluk Yaz, estetik geometrisini çizerken göze ve duyguya haz ve hoşlanma aşılıyor. Uzanıyor bir meyve çiçeği gibi okura.

[Romanın zamanını bu adreste geçirmeye hakkım vardır sanıyorum] (s:17) Bu cümledeki hareket enerjisi gerçeğe bir an dokunuyor, biraz ürkek, biraz utangaç, mahcup. Roman kahramanı zamanın her boyutuna girip çıkarken çok çarpıcı bir mizah ışığı düşüyor göze, satır aralarından: [Üstelik eksiğimiz kalırsa (ev satın almak için), Ahnur'un kollarına kalemimle konduracağım birkaç bileziği, kolyeyi filan satar denkleştiririz] (s:20)

Hayat oyunundaki yazar, [İlk dağıtılan el sayılmamalı] derken metnini başka bir oyun mahallinde yeniden kurgular. Makarasında uyutulmuş yaşamın filmini makinaya yerleştirir. O hem makinist hem seyirci. Ama ne seyircisi var, ne ıslık, ne eğlencelik; o yalnızlığını seyreder.

Memleketinden ayrılırken yazdıklarını; hayatını, tahta bir sandıkta bırakan roman kişisi, satır aralarındaki özgürlüğünün bile kısıtlı oluşundan yakınıyor. Bir Soluk Yaz'ın açmazları, memlekette yıllardır sürmekte ve sürecek olan politik kirlenmeler, hayatın bütün katlarında değersizleştirilen anlam.. Romanın yazılma zamanına denk düşen koalisyonlar devri, sosyal demokratların üretemez durumda oluşu...Yaşamın rengi solmuş kirli resimleri izleniyor, üzerinden hayli zaman geçmemişken.

Bir Soluk Yaz'da dinamik okumayı ve kendiyle yenilenen bir üretimi sağlayan kurgu zenginliği, zaman oyunları, ve aniden karşıma çıkan romantik vahalar...[Küreklerin yazılamaz dizelerinde ve seslendirilemez bestelerinde] kalan deniz, "beş dakika ara"lar, geleceğe gönderilen roman kişisi, memleket hasreti gibi Ahnur, Latife ve birkaç kadının birleşiminden çıkan Bebekçe. [Yüreğin solunda boydan boya ve enden ene, Latife uzanmış sere serpe sağının yarısında kucağında çocuklarla, diğer yarımında kadın odaları ve yüreğin işlenmemiş yerleri belli belirsiz...] duruyor (s:46) . Kadın odaları denilen yer işte bu yürekte inşa ediliyor.

Oyunsever yazar, yap-bozlarından birinde, bir gölgesiyle karşılaşıyor. Ona görünmez kazalardan koruduğu için teşekkür etmek istiyor. Ama o bir türlü ete kemiğe bürünmüyor. Tuhaf bir haz alıyorum bu saptamadan. Devam ediyor kurmacada şaşırtıcılığı: [ Bu benim 1.70 boy 75 kg ağırlığımın dışında kalan bedenimin devamı.](s:52) Kendini zamandan çıkarıp kenara bırakıyor ve filmini izlemeye koyuluyor.

Bir Soluk Yaz, eleştirisini örneksiz kılıyor ve aklımın sınırlarını zorluyor. Romantik kimliği, içtenlik, özgürlük tutkusu, hüzün, kozmolojik duygular içindeki 'kaktüs karakteri çöle karşı direniyor'. Gerçekten gecikmiş bir romantik olan Sururi Baykal'ın yazdıklarının tümünde, ayrıntısına kadar romantizmin insanı eşsiz kılan özgürlük tutkusu önde duruyor. Kübik, dengeli bir yapı içinde doğan fırtınalarla bir denize metin yazacak kadar da düş zengini.

İşte sayfalardan birinde romantik bir kenar süsü : [Düşün bi kere, aynı gök altında, aynı kentte; üstelik karşıya karşı oturmuşuz, kaç zaman önce. Gidip gelmiş, çiğnediğim asfalta basmış. Biriktirdiği yağmurları, altından geçerken üzerime silkeleyen ağacın yaprağını koparmış..](s:66). Farkındasızlığın mutsuzluğunu kuşanıyor. [Elbette bi s kadar bile sevemeyecektin..tamamlanmış bir sevda olmaya hazır geldin bana] dedirtiyor Bebekçesine.

Türkiye'nin siyasi tarihinin ince çizgilerini kesik kesik uzunca çiziyor. Keşke bu kadar çok parti karışmasaydı bu kurmaca dünyaya. Roman kişisi Nazım, benden önce eleştirilerini yağdırıyor yazarına. Bu da çok ilginç. Aslında yazmak istemiyor ama, memleketin ahvali diye tuturuyor içindeki ooo'lar.

Bir Soluk Yaz'da en şaşırtıcı yapı taşlarından biri, geçiş cümleleri. Kurguyu içten kuşatan gölge kahramanlar ve bir türlü beden ölçüleri çizilmeyen Latife'nin tanımsız hoşluğu, hafifliği: [Şimdi eminim ki okur kim bu eleştirmen Latife deyip duruyor. Yani boyu posu, endamı kim. Teni hangi çiçekten, gözleri hangi dizeden, saçlarındaki bahar, havasındaki koku, dokunma duyusu hangi ipek...Oysa bütün bunlardan kime ne...] (s:56).

Bir çok romanın eksikliğini çektiği insan inceliklerinden şiirsel duygu resimlerini izleyin: [Bir simit aldım. Kaşla göz arasında kırıp pardesümün cebine koydum. Kimse görmemiştir umarım.](s:92), [Annem, sevgisinin yanına büyük ağabeyim Hilmi için acımayı ve merhameti, Baki için mistik saffeti, Salah için güveni, Nedim ağabeyim için korkuyu eklerdi. Bana karşı olan sevgisini şefkat, koruma ve yufka duygularla süslerdi]. Genç yaşta ölen ablasının ailece acısı çok değişik bir şekilde yoruma açılıyor. Yalnız adına yemin ediliyor,yemin edene kuşkusuz inanılıyor. Nazım, babasıyla hasta olduğunda yakınlaşıyor. Çünkü pazarlık yapılarak hastalığı satın alınıyor. Doğrusu bir çocuk için ele geçmez sıcak bir aile oyunu. Nazım'ın oyunsever kimliğinin ilk çizildiği anlar bence... Fakülteyi kazandığında babası bankadan çıkarken müjdeyi getiren müvezziye, kırdırılmış üç aylık maaş zarfını uzatıyor. Sevincin, maddi gücü aştığını gösteren bu yapı inceliğinde oğulun alacağı çok duygu malzemesi var. Büyükdedesinin kanı ısıtan bir resmini çiziyor Nazım: Papuçlarına küçük ziller (herehiş) yaptırırmış ki, yürürken küçük haşarat duyup da kaçışsın !..Buna benzer yazarın burada yazamadığı çok şeyler olduğu düşüncesi, [Kimsenin benden daha hoşgörülü, yumuşak olmasına izin vermem. Bana bir adım yaklaşana doğru iki adım yürürüm hep] satırlarıyla beni doğruladı.

Bir Soluk Yaz, roman kişisiyle arkadaş, onu geleceğe, ne var ne yok diyerek gönderirken, sayıklamalarla korkak, utangaç, kurmacalı, oyunsever bakışlarla, örneksiz bir hayatın kitabı. Basıldığı yıl okumuştum. Ancak bilinçaltım beni sürekli uyarıp durdu. Özenle seçtiğim okunacak kitaplar arasına yeniden aldım. Dağıtım sorunu ve tanıtım eksikliği nedeniyle haksızlığa uğramış bu kayıp eserin optik bir grafiğini çizmeye çalışıyorum.

[Turnaların göç sırasında birbirlerini herhangi bir nedenle kaybettiklerinde göç uçuşunu sürdüren turna bunu farkedince, eşini en son gördüğü yere gelip beklemeye başlar Bu bağlılığı gösteren kuşların erkek kuşlar olduğunu öğrenince..] paragrafını feministlere bilgi olsun diye yazıyorum...

Yeni sözcükler; (gelişik, alışkıl,,),verevine cümleler, (sözcüklerin alıştığımız dizimde yapılmaması), mizah,erotizm, ansızın karşımıza çıkıveren umulmadıklar... Bunlar romanı kurgu zenginliğiyle zihinde hareketlendiriyor. Naif, çekingen, değerlerini gizlice günlük hayatın dikine getirmeden yaşayan bir geçikmiş romantik Sururi Baykal. Kenar resimleriyle hayat defterini süslendiriyor. Bence Fethi Naci, Bir Soluk Yaz'dan haberdar olmalı, roman denemelerine ek yaparken gerekli bir örnek metin olarak görmeli. Gerçi Orhan Pamuk'un geçen hafta söylediği bir cümlenin gerçekliği de var:"Küçük bir yayınevinden çıkmışsa kitap ağzıyla kuş tutsa ilgi çekmez" diyor ya, olsun. Ben yine de bildiğimi okurum.

Roman'ın zeminindeki çeşitlilik adıyla başlıyor. Turnaların göçüyle ilk eğik atışı yapılan Bir Soluk Yaz, ölümün hayat içindeki ergimiş hali, somuttan soyuta, düş ve gerçek arasında filimlerle, sayıklamalarla, oyunlarla, anlam katlarında, alışılmadık bir tezgâhta dokunan metin, sendikal hareketlerden, emekten,sosyal demokrasiden, hukuksal anlaşılmazlıklardan yer yer somutluk kazanıyor. Dokunmadığı hiçbir hayat sahası yok. Kalbinin üretirkenki hayatı, atışları, sevinmeleri, hüzünlenmeleri, o anki aklı, çığlıkları, hızlanması, yorgunluğu terlemeleri...Bu roman kalbin üreten anlarının hayatı. Çığlık çığlık aksak topal, yürüyüşleri.. Yoksa romanda öne çıkarılan olayların geçmişi, günü, düşleri ve söz oyunları değil. Kalbin üretirken, çalışırkenki, poz poz ve tüm hayatının kareleri. Esasen yazan, emekçi yüreği Nazım'ın. O yapmış bir çok şeyi. Yazar ve kalem bir araç. Onlar birer fotoğrafçı. Bunu da sağlayan içtenlik. Bakılan fotoğrafta yazar nereye doğru gidiyor, duyguları da çıkmış mı resimde, bu yapı nasıl bir elin ürünü?

Bence yazar burada, kendi düzeyinin romanını yazıyor. O turna karakterinde. Turnalarla başlayan metin yine turnalarla bitiyor. Bu bir tutarlılık belirtisi. Onu postmodern bir durakta beklerken gördüm. Zamanda gezmeyi seven, 'hafifçe acele eden', sıradanlığı şiddetle reddeden, nüktezan (nükte zannı bırakan), anlam çokluğunu kendini gizlemekle bir gören, sözlerin özgürlüğünü cümleleri verevine kurarak, yapıbozumcu bir riski üstlenen bir yazarın kaçıncı ürünüdür incelediğim, mikroskobik ve hatta kozmolojik derinlerine inmelerim...Biçimci bir estetik eleştirisinin çekim alanına giren Sururi Baykal'ın ürünleri üzerindeki çalışmalarım sürecek.

ŞÜKRAN KOZALI . (Edebiyat - Eleştiri dergisine verildi)