Yaşamı derinlemesine anlamlandıran ve
uygulamalı bir mantık biçimi olan matematiğe şiirle yeni bir kullanım
alanı daha açmak istedim. Kişinin yaratıcı yönünü harekete geçiren
matematiksel bilgi birikiminin şiir çözümlemelerinde kullanılabileceğini
düşündüm.Ünlü matematikçi Cahit Arf'ın dediği gibi matematik keşfedilerek
anlaşılmalıydı.
Kavramlar soyut yapılarıyla dilde ifadelerini
bulurken bazen sözcükler yetmez ve işe matematik karışır.Gerçeklik
atom-altı dünyasından pek tekin yansımadığından, düşünce ve duygular
sentezindeki durum muğlak ve belirsizdir.Sanatın türevleri olan edebiyat,
resim, müzik, yontu vs'ler ellerini bu belirsizlik taşının altına
koymak zorundadır.İnsan iki arada, bir deredir. Doğanın ve onun işleyiş
sistemi olan Kuantum Mekaniğinin de dili olan matematik dilini kullanmalı
ve kendini sürekli geliştirmeli insan. 'İnsanı diken üstüne oturtan
gerçekliğin değişkenliği' düşüncesi sanat için olağanüstü yaratımlara
uygun olasılıklar zinciri...
Bakılan, hissedilen, algılanan şey şiirse
ve ona dokunmak istiyorsak bu düşünceler ışığında onu çözümlemeli.
Nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen imgeler,ses ve anlamlar, çağrışımlarla
örülen şiir bir çok olasılıklar hesabıyla derinlemesine incelenip
deneylenebilecek bir yaratım, ve bu nedenle olağanüstü bir laboratuvar
gibi görünüyor bana. Düşünce ve duygusal zeka aracılığıyla çok karmaşık
sistemler zinciriyle çalışan şiir yazma sürecinin analitiğinin yapılması
da, eğlenceli bir yeniden yaratma süreci, işlemi içerir.
Her şiir,her metin ve eser bir dil felsefesiyle
çözümlenecekse, düşünce sistemine yerleşen alışkanlıkları bir kenara
bırakmalıyız. Çünkü bu alışkanlıklar beyne fazla enerji pompalamadıklarından,
az bir çabayla yerine getirildiklerinden, yaratıcılığı ve onun içerdiği
özgür düşünceyi engeller. Şiirin belirsiz varoluşuna farklı bir açıdan
bakma şansını bizden uzaklaştırır.
Van Gogh'un 'köylü ayakkabıları' tablosuna
derinden baktığımda köylünün toprağını, emeğini, gökyüzünü, tarihi,
toprağın 'derişik özü'nü görüyorum gerçekten. Ayakkabıyı giyen, yapan,
kullanılan malzemeler hakkında tarihi, sosyolojik, biyolojik bir kimlik
bilgisi veriyor: Bir ayakkabı nereden gelip nereye gidiyor. Öylesine
canlı tablo. Sanatta bu çok katmanlı anlamların kavranması ve estetik
bir haz alınabilmesi için, eserle insan arasında yoğun diyalog kurulmalıdır.
Şiir, sözün gücüyle daha çok dışa açılan
bir yaratımdır.Bir dizenin içerdikleri ve dışlanan herhangi bir söz,
imge hangi kimliğin ürünüdür? Şiirde atom-altı dünyasından bire bir
algılanan elektron hareketlerine benzer durumlar var. Niels Bohr'un
elektronların durmadan bir enerji durumundan diğerine atladıklarını
göstermesinden önce de bu hareketler vardı.Ama Bohr'la bir dayanak
buldu atom-altı dünyası. Elektron kendi kabuğu içinde durmadan kaos
deniyor. Yörüngesini değiştirmek istediğinde önce enerji harcamadan
sanal geçişlerle çevresinin nabzını yokluyor. Nereye sıçrayacağına
karar verdiğinde enerji harcayarak yeni evine,yuvasına atlıyor. Fakat
bu sıradaki sanal geçişler birçok fiziksel ve biyolojik olayın başlangıcı
olabiliyor. Zihinsel ve kültürel işlemler arasında da aynı işleyişin
sürdüğü düşünülebilir. Bu belirsizlik ve sanal geçişler elektronun
kendi içinde denediği kaoslar ve bir şiirin rastlantısal psikodinamikleri
olarak gelişen imgeleri, nasıl olacaklarsa öyle olduklarındandır.
Bütün bu durumlar sanat için olağanüstü deneylemeler zemini hazırlıyor.
Bir örnekle, sözcüklerden duygular aracılığıyla
kopan hecelerin şiir içindeki sanal gezinişlerini, estetik bir kaosla
deneylemek istiyorum. Sururi Baykal'ın 'Ara Ara Rım' şiiri, bu deney
için seçilebilecek en iyi bir örnek bence. Bir şiirin düşüncesi, parçacık
yanı ; ilhamı, esini ise dalga yönüdür. İkisi birden asla deneylenemez.
Düşünce varken esin perisi kaçar. Tıpkı,elektronun parçacık durumundayken
onun kesin durumunun, dalga konumundayken momentumunun (hızının) ölçülememesi
gibi. Çünkü düşünce bizim parçacık yanımız, esin dalga durumumuzdur.
Şiir yazılırken yoğun karmaşa içine giren şair, kağıda dökülmeye başladığı
anda hayalgücünün oyunlarından yorulmuştur artık .Kalem bu stresli
yolculuğu bitirirken,okurla buluşur. Şiirin yazılma sürecindeki duygular
aynen uçağın ardında bıraktığı ize benzer.
'Ara Ara Rım' şiirindeki, rım, rek, mey
ve lerine lerine, şiirin şairdeki nabız yoklamaları, 'dokungaçlar'ı.
Ben bunlara sanal kopmalar, sıçramalar demek istiyorum. Ve bu heceler
oldukça özgür ve cesur görünüyor. Nereden ve nasıl geldikleri önemli.
'rım' kopmasının ve yinelenmesinin içinde bir çok fiziksel, psikolojik
ve biyolojik işlemler karmaşası var. Şiirle her noktada temas halinde
rım, rek, ve mey ve lerine lerine. Çok tarihsel bir şey var bu sıçramalarda.
Cesaret, beklentisizlik, korkusuzluk, hazdan hırsını ve hızını alamama,
bilinçaltı bilinçüstü, içgüdüler, rüyalar, hayalgücü var. Alev alev
yanan gizli bir dilden kopmuş kıvılcımlar rım, rek mey ve lerine lerine.
Sururi Baykal'ın şiirindeki 'rım' hece
kopması anlam ve vurgu açısından belirsiz ve yaratıcı, özgür bir anla
çakışıyor. Bu bir tek heceleme bir bütünün birden fazla yönüymüş gibi
algılanıyor. Güç ve enerji alış-verişiyle bütünün özelliklerini de
yansıtıyor. Aynı zamanda geometrik bir fraktalin çağrışımını yapıyor.
Bir eğrelti otunun kendini sürekli tekrarlayan dizilişini ve sürdürülüşünü
resimliyor.
Şiirin okunma, algılanma zamanı çok hızlı.
Bilimsel olarak hızlılıkta zamanı durdurma özelliği vardır. Sanırım
bu nedenle 'Ara Ara Rım' genç duracak gibi...Ne kadar eski ve uzak
yoldan geliyor insan ve ne kadar çok bilinmez bir yeni ufka bakıyor.
Gel, şu bildiğimiz gel...Git'le birleşince
gel -git arasında belirsiz ve kararsız duran duygulardan kopan 'rım,
rek, mey ve lerine lerine' sıçramalarına ve kopmalarına zemin hazırlıyor.Sanki
bir partisyonun dansçıları onlar. Gel ve git'i koruyarak uzanıyor
şiir.Bir eli gel, bir eli git . Şair bu iki olasılığı birden kullanınca
maddenin yapısındaki belirsizliğin, duygularda da olabileceğini düşündürüyor.
Git derken hangi badirelerden geçti de gel'den ümit kesildi, aşındı
söz belli değil. Şairin gel-git arasında yarattığı belirsizlik, yetinmezlik,
kararsızlık başka şiirlerinde de görülüyor: 'Bir 21 Nisan Bana Gel'
( Sonbirinci,s:34 ) başlıklı şiirinde 'gel ' diyen şair 'git'le sonlandırıyor
şiiri: 'Ben hep sana şiir giyinmiş bayram hazırlandım / .. / bana
git '
'Ara ara rım'da bedenin en uç noktası
olan uykunun incelerinde yine uykuyla ulaşma isteğinde yavaşlatılmış,
hafifletilmiş bir erotizmle buluşuyor şiir, rahatlıyor. Uyku uyandırılmasın!
Saklılık, gizlilik, yavaşlık bundandır. Birbirlerinin rüyasına giriyor
sevgiler aynı fazla, titreşimle, artı bir gibi bir fazla haz uyusun
için. Hem uyusun diye, hem de için uyusun diyedir 'için' sözcüğü.
Nar'ı ister meyve, ister ateş olarak
düşünün, ama bu sevgili bir ağızdır.Ve dil sevgi konuşmalarındadır.
'Senden geçeyim'de erotik bir cezbe , aşkınlığın 'ben-senden geçerek
biz' olması hali algılanıyor.
Yaz , yazmak, ve mevsim...Sevgiliyi sayfa
sayfa gezip, dil dil seven bir şairle buluşuyoruz. Duyguların dalga
fonksiyonlarıyla, geçmiş ve gelecek için şimdiyle çizileni içsel resimleri
izliyoruz.
'Kahve içimi' zaman mı, renk mi, kendi
içi mi şairin? Uzanmıyor uzatıyor kendini, alışık olmayan bir yönde
'uzatsam kendimi' demekle anlam kaydırılıyor, mey'i ayırıyor belki
şarhoşlanıyor ve lerine lerine, daha nelerine nelerine der gibi o
parçalardan anlamlar üretiyor. Bu duyguyu daha tam olarak algılayamadan
anlamla anlamsızlık arasında salınan flu bir duygu sıçraması yaratıyor.
Mevcut sözcüğü parçalayarak o hazda uzun uzun kalıyor şiir. Keyiflenme
ve hazzı uzatma, ulaşıp dokunma, tutma isteği ve çabası içinde erotizmin
etkisi artıyor. Şair yetmezliğini hissettiği yerde anlam ve söz aracılığıyla
duygularını parçalıyor. Parçalanmışlığı 've' ile birleştiriyor, yenileniyor
heceler. Bir eksiltme değil, çoğalım yaratılıyor. Sözüssü şair dediğim
Sururi Baykal, kimliğindeki anlamüssü niteliğini de ekliyor şiire.
Ben isteyince şeyy,, bekleme, duraklama
dizesi... Sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor. Sevgilinin duvarları
incirlenirken şair isteyince nesi varsa ardına kadar bir çok anlamlarıyla
'verir'i, veriyor, özgürlüğün son uç noktasına kadar. Açılıverir'in
devamı gibi görünen 'verir'de tek başına bağımsız olarak vermek eylemiyle
ilgili anlamlar var.'Rım' ve 'rek' için söylediğim sıçramalar 'açılıverir
/ verir' sözcükleri için de geçerli. Duyguların sözü ve anlamı ne
zaman koparıp yaratacağı belli değildir. Ama burada ayrıca ve fazla
bir şey daha var. 'verir' sözcüğünü bi başına anlam bağımsızı olarak
'vermek' eylemi açısından anlamlandırmak olanaklı. 'Açılıvermek' sözü
açılmak ailesinden sıyrılıp 'verir' olarak bağımsız anlam ailesi biçimiyle
de çıkar ortaya. Yazma sürecinde şair tercihini yaparken çok hızlı
davrandığından uzun süre bir nedensellik hesabına girmez. Ruhun ötesindeki
beyni duygularla tanıştıran, öğrenme ve hatırlama becerilerini geliştiren
'limbik sistem' yardımıyla estetik bir varsıllığa bilmeden ulaşır
şair. Erotizmin parmak aralarındaki son hamlesi hazzın sonu, belki
menzil-i maksududur ve şiirdeki sıçrama ifadesi rım'la bitmiyor. Alt-üst
eylemlerinin hepsi gizliden açığa, ipeğince en romantik bir söyleyişle
deneniyor. Şairin bilinçli zekasındaki, yani ruhundaki incelik, şiirin
inceliğiyle aynı fazda titreşiyor. Bence Sururi Baykal'dan yansıyan
bu çok önemli katkı sanat aracılığıyla edebiyata geçen yeni bir kimlik
notu.
Dil bir toplumun konuşmasına,düşüncelerine
yanıt verecek bir ortalama ile yapılmış, üretilmiştir. Genel hatlarıyla
toplumun anlatımlarına elverişlidir. Ama tikel olanın özgünlüğüne
ve öznelliğine yanıt vermediği için insan pekala eksik bırakılmış
bir öznelliği katarak dili derinleştirip varsıllaştırabilir, aşkınlık
taşkınlık yapar. Dille oynar, şımartır, boşluklarını yetmezliklerini
doldurup dile eklemeleriyle karşılar.'Süzülerek rek gibi görünmez,
saklı bir sıçrama, sessizce heceden parçalanır ve şiiri dalgalandırır.
Aslında 'süzüle süzüle'yi dışlayarak. 'süzülürken rek' demeyi seçiyor.
Elbette bilindiği gibi şiir yalnızca seçilen sözcüklerle değil dışlananlarla
da yazılmış oluyor. Gerek 'rım'da gerek 'rek' de ve şiirin diğer birçok
bölümlerinde olduğu gibi anlamla ses arasında gidip gelen sıçrayan
bir dalgalanma; 'Kuantum Fonksiyonu' çiziliyor. 'Süzülerek rek' diyerek
eylem tamamlanır gibi. Şair kendi içindeki dili, dile ekler. Beden
ve ruh dilini edebiyata katar. Şiirin bir ölçüsü olmasa da üzerinde
bir iki laf edilebilir, dostu, arkadaşı, komşusu, kardeşi akrabası
olmadan şiiri konuşmak gerekir.
'Ara Ara Rım'ın psikodinamikleri, anlamları
ve sözcükleri halden hale sokuyor. Sanatın işlediği taşıdığı şeylerin
ağırlıkları, hayatınkinden farklı değildir. Birbirlerini kimi zaman
hafiflettikleri sezilir. Şiirin daha çok duygusal bir işlem olduğunu
ve bu nedenle dilinin de matematikle büyüyeceğini düşünüyorum. Yoksa
sanatın kızı olan belirsizlikle nasıl birleştirilebilir , dil felsefesi
, analitik dil.
Bir başka deneyle bu kez sözüssü şiirleriyle
Sururi Baykal'ın söz kimyasında işlemler yapmayı sürdüreceğim ki,
şiiri biraz daha hazlı ve anlaşılır hale getireyim.
"Işık kızına binerişmek için"
(s:55, Berroce), dizesindeki 'binerişmek' sözcüğü yeniliği kadar anlam
katlarından da çekici göründü bana. Binerişmek, iki sözün bileşiminden
çıkıyor aslında: Binmek ve erişmek...Ama öyle bileşik bir söz ki mutlaka
açımlanması gerekiyor.
Binerişmek= Binmek, erişmek, binişmek , binlerce, ışık hızında kız,
ışımak, ışın,alt-üst olma, binle çarpılan erişmenin hazzı, inip çıkma,,,
Karımcacığım (s:10, Hüzünce ) = karınca gibi çalışkan,sabırlı, karım
gibiciğim, karıma benzer bir yeri olan sevgili,,,
Aşkence (s:61, ğ) = Aşkın içindeki hüzün,yalnız yanı,karşılıksız aşk,
işe karşı aş'tan işkenceden,işkenceye, iş, aş ve aşk 'aşkence'de birleşip
iç içe karışıyor.
Baldırcınım (s:25,Hüzünce) = Bal gibim, baldırcanım, baldırım, bıldırcın
gibim,,,
Sonbirinci, Sururi Baykal'ın son şiir kitabının adı. Bu söz de bildiğimiz
anlamların içinden, anlamın paradokslarından çıkıp gelmiş. Hem son
hem birinci, hem de o bir inci, sondan birinci, birinci ama son, son
bir in'ci,,,
Bu sözcükler belki dilde sapmalar olarak alınabilir. Ama bence buralarda
her altbenlik kendi sesini göndermiş ve şair bu duygunun ortalamasını
almıştır. Kesin olarak nereden ve nasıl geldiğini belki bilemeyiz..
Yeni bir dil ve düşünce sistemiyle edebiyatın
estetiğindeki doruklara; kuyulara inip çıkarak, insanı, dünyayı renkli
bir yaşamaya bir anlığına olsun taşımak istiyorum. Bu sanal oyunlar
hayalgücünü özgür bırakarak zenginleştiriyor. Amacım matematiğin Kuantum
Benlikle olan yakınlığını, dildeki ortaklığını edebiyata ve insanın
günlük yaşamına usulca sokmak.
Tarık Günersel'in 'Zaman Denen Oyuncak'
adlı kitabındaki şiirleriyle bu düşüncemi gerçekleştirecek deneylerimi
sürdürüyorum.
Örnek şiir, ' bir aşkın tarihi.'(S:95) 13 üssü 13 ile başlayan şiir
0 (sıfır) üssü 13 ile bitiyor ve belki hiç bitmiyor, tekrar başa dönüyor
bir başka zamanda ve kişide. Matematik dilinde çok anlamlara açık
olan bu sayısal işlemler, çarpımları alınarak ifade edilebilir ancak.
Şair, aşkın başlangıcındaki coşkuyu, bilinmezliği, rastlantıyı, çocukluğu,
şaşkınlığı 13 sayısının tarihsel kaderiyle anlatmak istiyor. Belki
bir uğursuzluk, kimilerine şans taşıyan sayının içinde buluyor kendini.
Söz bitince sayının gücüne yaslanıyor şair, işlemlerin anlamına bırakıyor
duygularını. Yanyana gelen 1, 3 rakamları yakınlaşıp kendileriyle
çarpılıp çoğalıyor. Sonra ilk ayrılık ve arada sözsüz birkaç işlemle
beden durumlarındaki çatışmalar, gerginlikler yaşanıyor. 0 ( sıfır
) üssü 13 ile sonuçtaki bir başınalık, boşluk, hiçlik ve hüzün buluşuyor.
Bir aşkın tarihi bundan daha güzel verilemez bence. Geleneksel aşk
anlayışı alışık olmadığı bir işlemle, anlamla, buluşuyor.
'Bir bakışmanın hikayesi'nde, 'p' ve
'q' simgelerini yazar da bakarsak yüz yüze olduklarını hatırlarız.Belki
hiç üstünde durmadığımız bu bakışma bir şiirsel yazılımla hikayelendirilmiş.
Bakışmanın dalga foksiyonlarını incelediğimde q'nun p'den geçerek,
başlangıçtaki yüksek potansiyelini p'nin içinde kaybettiğini görüyorum.
Bu bakışmadan sonra, 'p' güçlenerek bir başka bakışmaya hazırlıyor
kendini. Hissetmek okumanın en etkin , en üretken yolu. 'p' ve 'q'nun
arasında içsel bir ilişki var ki, bakışmadan sonra her ikisi de kendilerinden
daha büyük bir bütünde birleşiyorlar. Değişik olası durumlardan dalga
fonksiyonlarıyla geçiyorlar. Okur olarak şiirlerle kurduğum dinamik
ilişkilerden öylesine değişik algılamalarla çıkıyorum ki, yalıtılmış
ve tek başına bırakılmış ölüm anksiyetesindeki ben'i unutuyorum.
İki şairin ilginç bir çakışma hikayesi
çıktı ortaya: Sururi Baykal'ın 'ğ' adını verdiği kitabındaki 'Otobusen'
şiirinde 'kendiminden' sözcüğünün yaratımında aynen 'p' ve 'q' nun
geçişmeli içsel hikayesi var.Varolabileceğini düşündüğüm dalga fonksiyonlarının
hikayesi bu kez harflerle değil hecelerle çizilmiş. Şöyle: Kendiminden
= kendimden+kendinden, yani senin olan kendimden, benim olan kendinden
anlamına gelebilecek bir şekilde hecelerin karışımı ve karmaşasından
yaratılmış bir sözcük. Duyguların sıçramasındaki belirsizlik 'im'
ve 'in' hecelerinin birleşiminden 'kendiminden' olarak çıkmış.
Unutmak, üretim, uyku, rüyalar,,, hepsi
aynı malzemenin ürünü. Belirsiz gibi duran gerçeklik, gözümüze baka
baka, kaygan bir biçimde an an buluşuyor bedensel varlığımızla. Böyle
anlık buluşmalar olmasa düşünceler ve duygular arasındaki kendimizi
nasıl tanırız? Bu durum bence boşlukların da anlık düşünceler ve bilgilerle
dolu olduğunu gösteriyor. Evrenle sürekli birbirimizde tamamlanıyoruz.
Tarık Günersel'in kısa ve çok başarılı
bir şiirini, aramızda gezinmesi için yorumsuz ve özgür bırakıyorum:
kavuşma (s:90), 'bütün sıfatları bir kenara koydum/ galaksiler vücudumda/sonsuzluğu
soydum okşuyorum / artık ne bir soru ne bir yorum '
Bir şiir ortaya çıktığında, yazıldığında,
kaynaktaki ana ışın ikiye ayrılır. Yazarı ve okuru iki ayrı kaynaktır
ve onların şiirle ilgili yaratımlarından bir anlam deseni oluşur.
Yani şiirin slaytı çekilir. Ve burada şiire ait en özgün bilgiler
depolanır. Tarık Günersel, 'p' ve 'q'nun duruşlarındaki anlam üreten
tavırlarından etkilendi belki. Ya da onları bir çizgi filmin aşk kahramanları
olarak mizahi bir boyuta taşımak istedi.
Prof. Doğan Aksan'ın 'Şiir Dili ve Tür
Şiir Dili' kitabında birçok dilde şiir sözcüğünün kökleri inceleniyor:
'Eski Yunanda (Homeros döneminde) şiir yazıp şarkı söyleyenler 'aoidas'
sözüyle anılmışlar' (s:8,9)' Şiirleriyle deneyler yapmayı sevdiğim
Gülseli İnal da, geçmişe ta buradan ölüm ağıtları yakan, ölümü şarkılayan
bir şair.
Varolmanın olumsuz getirileri olarak
görülen ölüm anksiyetesi,özgürlük, yalıtım ve anlamsızlığın yarattığı
korkulardan bakarak yazıyor Gülseli. Mitolojinin büyülü diliyle,ölümün
mermer damarlı mozayiklerinde, sedef kakmalı çakısıyla imgeler çiziyor.
' Lale Sesiydiler ve Yoktular' kitabının
'Vega Kentleri' (s:23) şiirinin yoğun dizesi, (Bin kez ölmüştüm ben
orada buhur kokularıyla), Bakkaris'teki El Ceres (s:39) şiirinin bir
parçasıyla yan yana getirildiğinde birbirinin devamı gibi duruyor:
(asla tükenmeyecekti hayatın deli özü / tenini öldürene dek). Son
kitabı 'Kayıp Bağlantı'dan bir söz kümesi : ( Sanki bir oyunda yüzün
/ oyunun saflaşmasıyla / başkaya geçişti...Satürn renkli kuşlar sürüsü
/ geçip sonsuzluğa asıldı.. Bileklerimdeki mor kuşlara dokunarak /
geçip gitti (s:34,35)
Seçtiğim bu dizelerin anlamlarının birleşim kümesini yazdığımda, (
bin kez ölmüştüm+ tenini öldürene dek+ başkaya geçişti+sonsuzluğa
asıldı )-----Ölüm ve sonrasında ruhun yeni bir beden bulması,yeniden
yeniden gelişinceye kadar hayata geçiş yapmasının şiirlendiğini anlıyorum.
Gülseli İnal'da Platonculuğun "ayak izlerini zamanın kumları
üzerinde" gördüm. Platon öğretisindeki 'idealar dünyası'na göre
ruh ölümsüzdür ve beden onun kölesi. Ruhu yüceltip bedeni aşağılayan
bu paradigmalar bütününü Alman düşünürü Heiddegger, batı metafiziğinin
temeli olarak görüyor. Bu temeller üzerine kurulan Newton fiziği,
Freud'un psikodinamiklerdeki incelemeleri, Sartre'ın varoluşçu düşünce
sistemlerini edebiyatta deneylemesi, insan yaşamına yabancılaşmayı
getirmişti. Varoluşuyla birebir eşlenen ve evrenden, doğadan hatta
kendi bedeninden yalıtılmış yapayalnız bir ben'deydi insan. Descartes'in
Kartezyen felsefesinin temeli olan, 'Düşünüyorum öyleyse varım' cümlesi,
Heiddegger'in 'Varlık ve Zaman' kitabında 'insan varlığının ilişkisizliği'
sürekli bilinçaltına işlenmekte. Sartre'a göre, 'ötekiler, dışsal
varlıklar bize karışmaz'. Freud, 'insanı etkileyen ötekiler hakkındaki
görüş ve fikirlerimizdir' der. Bana göre insanın bu yalnızlık bilgileri
Newton'un insan ilişkilerini bilardo toplarına benzetmesiyle fiziksel
bir kaynak daha bulmuştur. Bir yerde karşılaşan iki insan konuştuktan
sonra tıpkı bilardo toplarının birbirine vurduktan sonra ayrı yönlere
gitmesi gibi, hiçbir şey konuşulmamış, duygular harekete geçmemiş
gibicesine ayrılırlar. İnsan bir bilgisayarın printer'ından alınan
bir çıktı değildirki. Katı bir top da olamaz. Yeni düşünce sistemi
olan Kuantum Mekaniğine göre bu karşılaşmanın içeriğine duyguların
dalga fonksiyorları karışır. Bir kere yüz yüze gelinip söz söz konuşulduysa,
duyguları birbirine katışan bu iki insan bir an'ı paylaşmıştır. 'Her
biri kendinden daha büyük bir başka bütünün parçası olmuştur'. David
Bohm'un 'düşünce yöntemlerimizin davranış biçimleriyle kuantum işlemleri
arasındaki çarpıcı benzerliği' ortaya çıkarışının alt yapısında Einstein'nın
'izafiyet teorisi' bulunmaktadır. Oxford Üniversitesi Profesörlerinden
Roger Penrose, 'Kuantum fiziği içinde birçok hileli ve gizemli türden
davranış biçimleri barındırır. Sanırım kuantum korelasyonlarının (bağlılaşımlarının)
beynin farklı, geniş bölgeleri arasında etkin bir rolü olduğunu söylemek
gerçek'ten çok da uzaklaşmak olmaz' diyor.
Bu bilgilerle sıçramalı olarak tekrar
Gülseli İnal'ın şiirlerine geçiyorum. Ontolojik kökenli anksiyete
ve nevrozlar, galiba şiir yazarak aşılabilir. En derinimize yerleştirilen
ölüm korkusuyla yüzyüze gelinmelidir. İnal'ın felsefi şiirlerinde
deneylenen geçmiş, tozlu ve sırrı dökülmüş bir aynadan yansır. Ruhun
bedeni terkedişi,yeni bir bedene girişi, erdemlilik uğruna gelişinceye
kadar ruhun çektiği eziyetler meridyen meridyen insanın hayalgücünü
ateşler.
Ölüm anksiyetesi (-) durumuyla parantez
içine alınan kısa bir işlem gibi hayatın bütün olumlu girdilerini
etkiler. Paranteze aldığımız (umutlar, heyecanlar, aşklar, sevgiler,
rüyalar, arzular istekler, yaşamla olan dinamik bağlantılarımız,,,)
işaret değiştirir, yönü sola kayar, eksilenir, eksilir. Ve hayat tatsız,
yalnız ve yabancıdır bize.
Gülseli İnal 'gül dalıyla tutturulmuş
giysiler'i içinde ölümle oynaşarak yüzleşiyor. 'Kıyametin aynasında
sırsız bölünüşün / sırrına varalım biraz' diyor ' Sif ve Gula' kitabının
39. sayfasından.
'Kayıp Bağlantı' daki son şiirlerin algoritması
(imler dili), sabun köpüğündeki belirsiz ve kararsız oluşup duruşan
kürecikler gibi hoş duygular bıraktı bende. Örnekler: 'Suç haritası
açılmıştı /.. Nil bilinmezi besliyor / lotus bir geçiş uğruna kıpırdıyordu
/ çok unutkandı ve tüm renkleri içmişti (s:13 ). 'Serpilen sedef safir
sel / Üçlü üçgen /..düzensizlik modüslerinde / ...pembe bir kız /
sarı kıpkırmızı kesilmişti saçları / ( s: 15 ).
'Fısıltı zakkumlara düştü' dizesinde
doğanın fısıltısını dinliyorum. Zakkumların geometrisinde, gölge,
pembelik, ışık rengi bir koku, polenler, çiçeklerin yaprak aralarından
uyumlu gülüşü, şifa verdiği hava, rüzgar, ve balpeteği altıgenini
görüyorum. Arı kimseden öğrenmeden, doğanın fısıltısıyla, buyruğu
ve direktifiyle nasıl altıgen balpeteğini kusursuz yapıyorsa , şair
de şiir balını aldığı fısıltıyla üretiyor. Hem şaire hem de bal arısına
en güzel altıgeni yapması için fısıldıyor doğa. Şu bir gerçek ki insan
bilgiyi matematikle kullanıyor. Damardaki kan dolaşımının türevsel
denklemini bulan Euler gibi, ben de hazlanarak yeniden yarattığım
şiirlerin bedenimdeki dolaşımını görüyor hissediyorum. 'Hissetmek
yaşamaya dahildir' (Bu İlk El Hayat Sayılmaz, Sururi Baykal, Deneme
). Doğada mevcut sözbalı doğa tarafından şiir olarak şaire fısıldanmaktadır.
Ki bu bilinmezliğin bir hesabı kitabı var.
Şiir çözümlemelerine, bilim ve teknolojinin
gelişimine paralel yeni yöntemler bulmak yararlı olacaktır. Yoksa
şiir ve insanı geride kalır. Bilgi de doğar büyür gelişir ve ölür.
Ve zaman bir bilgiyi tüketerek yeni bir bilginin hayatına ulaşır.
Duygusal zekanın inceliğine karışmış matematik dilindeki sonsuz küçük
sayıların fısıltısını dinlemeyi becerirsek doğadaki estetik bilgi
deposunu kolay kullanırız. Çünkü zihnimiz kendi işleyişindeki düzeni
doğadan alır.
Sözü bir cümleyle başka bir şaire, kendime
bağlıyorum. Evren, doğa, zihin ve beden ikilisi, yani insanın bütünsel
varlığı olan rüyalarımız, korkularımız, ölümün vesaireleri, duygularımız,
atom-altı dünyası ve Tanrı, yapısal olarak aynı maddenin ürünüdür.
Bunu bir daha hatırlamalı...
Üçüncü şiir kitabım olan 'Suteni', yanan
ve yakan iki duygunun buluştuğu bir molekül. Sevginin, aşkın zaman
zaman ateşini söndürdüğü yer. Belki 'Suteni' bir Tanrıça, Ege Denizine
sessiz ve derin bir akıntıyla taşınan bir nehir. Belki de rüyalarımdan
kalan bir sözcük.Gezegenlerin olağaüstü bir simetriyle, ışığı kalem
edip çizdiği yörüngelerden birini imliyor... Şiirler duygu dalgalarının
dengesinin bozulduğu anlardanda doğmuş olabilir. Suteni'nin kırılganlığını
alabildiğince inceltmek için sıradışı asimetrik sözcüklerle karmaşa
yaratmak istemişim galiba.
Örnek 1- 'Kendiniz' şiirinde , 'İçim
yaşamaklı / bir çift yaş sessiz biri deniz ' le başlayan duygu karmaşıklığı
, '...ah kendinizi / ah siz kedinizi / tüyleri için / onlar hafif
şeylerdi (s: 35 ) ' dizelerinde bir an'lığına sakinleşiyor. Ağırlığını
kaybetmesi istenen hüzün bir gülümseme ile karşılaşıyor. Yani biraz
melankoli ve komik durum var zamanda. 'Damlanın sahiline çek'iliyor
aşkın kırılgan teni.
Suteni sulardan çıkarsa soluk alamaz,
yaşayamaz hale geliyor sanki: 'Bir aşk kentinde karşılaştık / yağmur
kokuyordun / janjanlı bakmıyordun / zıt yönden gelen iki düştük /
çakıştık bir balıkta / Likyalı kızım ben / ( s:36) 'Yakalanışım '
Yukarıdaki örnekte alışılmadık yönleriyle duran sözler bildiğimiz
'zıtlığa' çekilerek imgedeki hareketlilik bilimsel bir çakışmayla
şiirleri bir çok yöne doğru anlamdırmış. Menderes Nehrinin kıvrımlarında
Ege Denizine akan hikayeleri resimlemeyi sürdürmek istiyorum. Çünkü
her şiirin matematiksel kod'unda toprağın iklimi baskındır.Alıntıları
aynı şiirin candamarı dediğim dizelerinden altkümeler oluşturarak
yazıyorum: ' ..eriklere kırmızı düşse bir, / gebe kalsa incir iki,
/ ve üç özlüyorum seni taa o mevsimden'. Sırasal bir anlatımdan ibaret
değil buradaki sayılar, özellikle üçüncü sıradaki deyiş bakımından
bir üstünlük ifadesi. Birinci ve ikinci dizelerdeki ifadelerden daha
büyük bir değeri imliyor ki; o da özlemdir. En hafififinden üç, yani
bir ve iki sıralamalı duyguların toplamına eşittir. Esas kastın sevgili
özlemi olduğudur. Ama aynı zamanda sayısal sıralama da var. Matematiksel
bir formülle ifadelendirilen toplamdan kasıt sevgili özleminin büyüklüğünü
ortaya çıkarmaktır. Bu büyüklükte belirsizlik de hissediliyor ardından
gelen şu dizelerde:
'Dökülen kelebek sesleri topladımdı /
kuşu seyrek bir yağmur vardı / iki ada'ydı yüreğim / incinmiş acılara
el sürdüm (s:36)'.
Suteni insanın en saf enerjisi olan aşkın
gerçekliğiyle ilgili olasılıklar, çelişkiler dengesi hesabı bence.
Kitabın içindeki şiirlerin titreşimleri, birbirine benzer su parçacıklarının
duygu denizindeki hareketleridir. Örnek 3: ' sensiz olmuyor / karlayacak
yoksa / dökündüğüm bulutlar / roman karacası ormanı / yaşın kaç kara
dayanır / kaç sayfa yağsın kar.. (s: 7, Nergis Sığınması )Bu hareketlilik
başka duyguların dizeleri içinde dinginleşip sakinleşiyor yine: '
bir nergisin sana sığınışı / ölüme götürülecek zaman mı '
Her şair dizeleriyle bire bir temas halinde.
'Bilinçle madde arasındaki yaratıcı diyalog' şairle şiiri arasında
da var. Bu cümleyi sık sık yinelemek gerekir. Aşınmış paradigmaların,
düşünce sistemlerinin yerine yenilerinin yerleşmesi ve 'dil felsefesi'yle
edebi hayata geçmesi, yer etmesi açısından bu önemli.
'Aşk Tabirleri' şiirinde 'anlatmak çok
yangın' dizesinde aşınmış bir sözcük olan 'zor' kullanılmamış. Yangın
sözcüğü bütün resimleriyle birlikte onunla yer değiştirmiş. Bilinçli
olarak yapılan bu seçim anlamı güçlendirmek ve günlük söylenişleri
dışında görevlendirilmek amacıyla yapılmış.Yangının huyu suyu, bir
şiiri, dizeyi resimliyor. Eğer bu bir orman yangınıysa incelenmesi
için matematiksel bir bilgisayar modeli bile kullanılabilir. Yanan
her birimin, her bir zaman diliminde komşu birime, sözcüğe sıçrama
olasılığı dörtte bir.
Şiir ile şairi arasında bir mahremiyet
vardır. Çünkü 'bir kimliği paylaşırlar', birbirlerini içerden değiştirirler.
Geçmiş bir an , okurla şimdi'de, sözler, anlamlar, imgelerle buluştuğunda
yeni bir biçim kazanırlar. Çünkü el ve gönül değiştiren şiir, zamanla
iç içe tarihle örülür. Sartre'ın 'mazi boş, geçmiş kayıptır' iddiası
öylesine özsüz, yalıtılmış, damıtık ve narsisist bir özgürlük ki böyle
bir kimlikle yaratılan her şey de okursuz ve yalnız kalmaya mahkumdur.
Şiirin kendine has bir yaratım dinamiği
vardır.Doğrudan ve fiziksel olarak şairi ve okuru etkiler. Duygusal
zeka sözlerin ve duyguların arasında bir özgürlük ipliği gibi dolanmaktadır.
Ve ben bunun farkındayım.
Örnek : ' ne duruyorsun kuşaşkını / anlaşılır
kıl ' dizesinde ne demek istedim'in ben ve ötekilerden (okurdan )
yola çıkarak çözümlemesini yapmaya çalışıyorum. Varlık Dergisinin
Aralık 1995 sayısında yayımlanan Suteni'yle ilgili bir inceleme yazısından
alıntı: "Kuşaşkının yergi mi, övgü mü olduğunu anlamak zor: kuş
kadar mı, kuş gibi ince bir aşk mıdır sözü edilen? Arabi'nin bir yapıtında,
avcı tarfından eşinin öldürülüşünü gören kumrunun helezonlar çize
çize gözün farkedebileceği en yüksek noktaya ulaştıktan sonra kanatlarını
toplayıp başını yana yatırarak, pike yapıp, yere çakılmasını, intihar
etmesini anımsayınca kuşaşkının övgü sözü olduğunu düşünebiliyorum.
Kuşaşkı böyle olunca düşlediği aşkın bundan geri kalması yakışık almayacaktır.
Sevgiliyle firkatin değil vuslatın peşindedir." Varlık Dergisindeki
bu paragraftan yararlanarak hazırlanan 22 Mayıs 1996'da Milliyet gazetesinde
yayımlanan ÖYS Deneme Sınavlarının Türkçe testleri arasındaki 34.
soru gözüme ilişti: Soru : "Parçaya göre, aşkını kuşaşkına benzeterek
ne anlatmak istemiştir Şükran Kozalı?"
A - Aşkta bir harman, bir sentez olsun
ister.
B - Saftır temizdir,yüreğini sevgiye cömertçe açar.
C - Ne olursa olsun sevgiliden ayrı bir yaşam düşünemez.
D - Şiirlerinde olduğu gibi aşkında da masalsı bir yan vardır.
E - Onun özlediği katışıksız, koyu bir sevgidir.
Sizin seçeneğiniz hangisi?
..........
Bence hiçbiri tek başına doğru değil. Çünkü ben, bütün seçenekleri
de içeren, ve onları geçen birçok şey söylemek istemiştim. Seçimin
yapıldığı noktada, bütün olasılıklar etkilenerek, diğerlerinin olabilirliliklerini
azaltır ya da arttırır. Bu örnekten yola çıkarak denilebilirki şiir
şairin sözüyle bitmiyor.Eleştirmen ve diğer okurlar şiiri yorumlayarak
yazmayı sürdürüyorlar.
Son şiir kitabım olan 'Papalina'dan bir
alıntının beni şu anda götürdüğü alacakaranlığa yazımın sonunda bir
ışık tutmak istiyorum. Şiirdeki sınırsızlığın düzensizlik içinde bir
düzen olduğunu düşünmeye başladım: 'kadife sabahlıklı kadın/ huysuz
treninden indi / ayak izleri elinde uçuruma soyundu /ve / böğürtlen
toplayan kadın / aşk arayan yürüyüşünde teninden sabahlıklı (Papalina
s,75 ) . Bu şiirdeki söz ve anlamların, estetik boyu ve duygulardaki
titreşimi belleğimde epeyce bilgi depoladı. Buna paralel olarak evrendeki
düzen aynı miktarda, birimde arttı. Algılamalarımın bir başka çarpıcı
yanı, kendi şiirimi okurken hisslenmelerimin harcadığı enerjinin,
düzensiz enerjiye dönüşerek çevresiyle kurduğu dengeydi. Evrendeki
her şey, denge ile dengesizlik arasındaki ince bir ayrıntıda depolanıyordu.
Bu bilgiye ulaşmanın yollarından biri de şiir aracılığıyla insandaki
atomaltı diyara dikey inişler yapmaktı. Bu belirsizlik beni bir çok
kez sarstı.
Sözümü Rilke'nin edebiyat dostu, mektup
arkadaşı Heluwiz'e yazdığı mektuplarından aldığım bir cümleyle bitirmek
istiyorum : "Bizler görünmeyenin arılarıyız. Görünenin balını
delice toplar ve görülmeyenin yüce altın kovanına depolarız."
Örnek aldığım şairlerin de yapmaya çalıştıkları bu sanıyorum.
Pamukkale
Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakültesi'nin hazırladığı
1. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu'nda sunulan bildiri metni
| ara ara rım :
sururi baykal |
Gel desem az
biraz eksik kalıyor
......................bilmediğim
................................. git
uykuları birleştir
.......................elim seninle
bir fazla haz uyusun için
Başucundan süzülerek rek
...................................yüzüne
açılan incelerinden
sokulsun uykum
narın yol versin
mahmuru uyarsın incirlerin
onlara başkaldırayım
Ateşten uğrayıp
kendime senden geçeyim
benden vazgeçme sen
yaz hazırken sıcak yaz
kalemi sözleyelim
dolaşarak sayfalarını sevsin
söze gelen dilimi
bu yaşam dilimi de
böyle geçmesin gitmesin
kalsın bende seni
dolaşı dolaşsın
Ve bir kahve içimi
el kadar
çiftehas çamaşırı
gözlerin soyunurken
çalınması gereksiz
kalmış bahara çift kanatlanan kapıdan
uzatsam kendimi
mey ve lerine lerine
1
Ben isteyince
duvarların keberlenir
ve açılıverir
verir
ardına kadar kendiliğinden
hangi mevsimler soyunuksa
Sesimi duyuyorsan
kulakların açık yol
işler işlem öyleyse
soluyorsa yüzünde iki can pencere
ağzını saklayan ayan beyan
alt üst ipek(ğ)ince
iki yaprak aralanır
ve ben parmaklarını
ara ara aranırım rım
.