vahşi ve asal bir imge : aşkence: şükran kozalı: 23052002  
 

 

'Vahşi Sayılar'ı okurken şiir kitabı 'ğ' ile çakıştım. Birbirlerini olağanüstü çekiyordu. Birincisinin kapağında rakamlar, diğerinde harfler vardı. Zihnimde bir şimşek çaktı: AŞKENCE: Vahşi ve asal bir imgeydi..

.Anatole Millechamps de Beauregard 1823'te oyun olsun diye vahşi sayıları bulmuştu. Ona göre her sayıyı eğer sabırla kışkırtırsanız ortaya bir de vahşisi çıkıyordu. Mesela 0'ın vahşi sayısı 11, 1'inki 67, 2'nin vahşisi 2...

Beauregard elli vahşi sayı bulup 51'inciyi bulana verilmek üzere ortaya büyük miktarda bir para koymuş. Kumar tutkusu ve yaşadığı hızlı hayat genç yaşta ölümüne sebep olmuş. O günden beri matematikçiler 51 ve diğer sayıların vahşisinin peşindeler.

Aşkence de vahşiliğiyle beni günlük hayatın hızından alıkoyup matematiksel bir sezgiyle fısıldadı: "Burada bir sanatsal bileşim var, çözümünü bekliyor," diyordu...

Aşk işkence aşk işkence, aşk ence, aşkence dirrr! Bu imge aşk ve matematiğin zihinsel bir tutku olduğunu, müziğini, gizemini, uyumu ve güzelliğiyle hayatın kendisine olan bağlılığını da hatırlattı.

Asal imgeler, kışkırtılması oldukça zor olan kalitesi yüksek matematiksel duygular, düzenlere duyulan aşk içinde yolculuk ediyorlardı. Vahşinin sözlükteki tanımı 'yabanıl' çok zayıf bir duygu bıraktı bende. Oysa vahşilik daha geniş bir alanda güçlü görünüyordu.

Aşkence; vahşi bir orman yangını, çabuk yayılan ve önündeki duyguları da yakıp tutuşturan, kül eden bir anksiyete gibi...Iki farklı duygu birbiri içine dalgaları aracılığıyla girip karmaşa yaratıyor. Aşkence'nin haritasına baktığımda sıradağların, ovaların, denizin fırtınalarıyla buluşup acı çektiğini hişettim, gördüm. Eros yıldırımdan okunu, aşk içinde kıvranan bir gemiye saplamıştı. Artık o acısını dindirmek için ya sulara gömülecek ya da hasta balinalar gibi kendini dalgalara bırakacaktı çaresiz.

Aşk ve işkencenin kesişiminde zihinde gezinen serbest radikallerin etkisi büyük; baskılar, gelenekler ve toplumsal yaşayışın tutuklu halleri...Aşkence bu akli yetmezlikleri aşarak öteki cins bir imge çerçevesinde, üst üste yağan sağnak duygulardan toprağa düşen boynu bükük yaralı bir resim verdi. Doğrusu Aşkence'nin başka bir dile geçerken tercümede yaratacağı gerilimi, imkansızlığı şimdiden görerek seviniyorum. Çünkü çevirmen imgeyi aynen almak zorunda kalacak.

Aşkence'nin şairi Beauregard gibi harflerle oyun oynuyor, sonra poz poz geçirimli, belirsiz fotoğraflar bırakıyor. Ehli olan bir pozdan yola çıkmış bu vahşi imgeyi düşünürken, duygularım içime yazılmıştı. Beni bu noktada keyiflendiren şey, bir imgeyle şairin şiir tarihinin yazılabileceğini deneylemem olacaktı.

Şairine sorsam: "Aşkence'de oyun var. Aşkın verdiği işkencenin büyüklüğünü anlatıyor. Esas önemli olan şey aşk ile işkence sözcüklerini eşleştirerek birbirlerinin acısını dindirmesi için bir oyuncak imge yaratmaktı amacım. Aşkın, işkencenin acısını çağrıştıran şeyler içinde olduğunu söylüyorum, tatlı bir işkence sızlanmasıyla...Sakın ha iyileştirmeyin.

Üzülmek incelik isteyen bir şeydir. Siz üzülürsünüz ama, duygulu iyi bir insan olduğunuzu hişedersiniz. Taş bunu hişetmez. Bir sızıyı duymanın hazzı vardır. Tatlı tatlı sızlanıyorum. Fuzuli'nin dediği gibi ben aşktan şikayetçi değilim. Vazgeçilmez tatlı bir derttir o, insan olduğumuzu hatırlatır. Ve aşk bana gereği kadar açık elli değil. Sevebileceğim kadar sevilmedim hiç.

Aşkence arafta kalan bir sözcük; ne cennetlik ne cehennemlik, ne vahşi ne ehli. Hem vahşi hem ehli: Iki kapıda da elleri, ayakları var. Aşkın tatlı hoşluğuyla acılı sızısı birbirine karışınca aşkişkencemsi, kekrek bir tat çıkıyor ortaya. Elbette imlerin de bir tadı var. Sözcüklerin karışımından giderek yeni sesler, renkler, temaslar meydana getirebiliyorsun. Bir aşılama yapıyorsun. Aşk ile işkence sözcüklerinin varlıklarının ağırlığını aşıladım birbirine. O ne yalnız başına aşkı veriyor ne de işkenceyi. Bu aşılamayla ehli olan aşkı biraz vahşileştirerek çok vahşi olan işkenceyle buluşturdum. Hem aşk hem işkence bir ve beraber oldular, bu bir uzlaşı. Evet Aşkence bir şairin şiire bakış açısının bütünü hakkında bir fikir verebilir, bir hayat tarzının tanımı olabilir ve belki Tanrının bir kurgusu, dünyanın, yaradılışın karakteridir bu...Hayatın ayarı böyle. Aşkence'de yaratıcının düzenini bulmaya ve tanımlamaya çalıştım. Dünyada gördüğüm, hişettiğim bu, rahat yok: 'La rahat-ı fiddünye.'

İşkence aşk yapıyor, aşk işkence ediyor. Hayatımda aşkı da görüyorum, işkenceyi de. Çünkü aşk için büyük güç gerekir. Meylim var, gücüm az, demeye getiriyorum. İşkence var diye korkup kaçmıyor, vazgeçmiyorum aşktan. Her şey bir soluğumu, ruhumu bir soluk yüksek mertebeye ulaştırmak, daha yüksek ve muteber bir makamdan solumak, bir basamak daha güzellik, sevgi ve incelikle ruhun ve varlığın hafifleyip yükselmesi için..." der belki.

Aşkence'nin yüzünde taptaze bir acı, keder ve rahatsızlık; inceliklerle, oyunsu bir yaratıcılıkla, yetinmezlik ve bilinmezliklerle kurulup kurgulanan bir imge inşası var. Aşkın âşıkta yarattığı maddi, manevi aşırı eziyetin, duyuların çatkısında, birbirine sızılı bir bağlılık ve sevgi var. Işte bu vidalanma ve sıkıştırmadan olsa gerek âşık acısını hafifletmek için kendini kelimelerle oynayarak teselli ediyor, birazcık yabancılaştırıyor aşkla işkenceyi; kendisiyle gerçeği ehlileştirerek. Aşkence'deki bu estetik ve grotesk aşkınlık, aşkın büyüsünü bozuyor. Insan, aşkı oturttuğu tahtı işgal ediyor yine insani bir yöntemle. Bu güzel oyun doğrusu ten elbisesine pek de yakışıyor.

Aşkence'nin imge serüveni spiral bir döngüyle sürüyor. Aşkın ence'si de var zihnin duygu yollarında, rastladığı derin kuyulara korkusuzca dalıyor şair, enikonu anlamında aşkın en ce'sine de.. İişte oyunun en şerbetli yeri burası. Şerbet dedim de aklıma Afganistan'da Batılı bir fotoğrafçı tarafından resmi çekilen ve dünyaya gözlerindeki birçok korkudan bakan kadın geldi. Şerbet'in tuhaf, yeşil gergin irisinde savaş, ölüm, yoksulluk, işkence sahnelerinden insan resimleri vardı, görüyordum.

Aşkence imgesi, 'sözcüklerle oluşturulmuş bir resim'se, "Ey yazar, burada çizimin ilettiği tüm düşünceyi hangi harflerle aynı yetkinlikte anlatabilirsin?" diyen Leonardo da Vinci'ye bir gönderme yapmadan geçemem. Şair de reşam da model ve imgelerini, duyguların, hayallerin ve rüyaların renkleriyle çizer. Resmin fırçasıyla, sözün kalemi bir ve aynı mürekkebe banar.

Bu yazıda Aşkence'nin resmini çizdim, anlamının izini sürdüm ve geldiğim kaldığım yer burası. "..kurumundan geçilmiyor acının"

27.Nisan.2002

Not: [ Aşkence : ğ, s: 61, Sururi Baykal ]