3 yazı : zehra jeromil : 04102002  
 

 


zamanıdır artık

Her yeni doğan günde, ellerimize taşlar veriliyor, aslında müspet bir amaç doğrultusunda kullanabilmemiz için. Peki bizler ne yapıyoruz ? Elimize geçen her taşı, 'uygun' gördüğümüz insanlara mı fırlatıyoruz, tüm negatif düşüncelerle ve düşüncesizce, hayatlarını, ruhlarını vb. yaralamak, kanatmak, parçalamak için ?! Ya da ne inşa ediyoruz o taşlarla ? Köprü mü, duvar mı ?

Zamanıdır. Kendini tanı artık. Yetmez mi maruz kaldığın ve mecbur bıraktığın bunca saçmalık? Gözlerin ne kadar görmek içinse, aklın da bir o kadar yarar 'görmene'. Kaldır kafanı, zaaflarını ve menfaatlerini ve acizliğini koruduğun köhne çukurdan. Kokusunu duymadın mı hala, o adi kötülüğün, sonsuz varlığının kısacık bir bölümü olan şu an için bulunduğun boyuta yaptıklarının ? Müsebbibi sen ol ya da olma ama sorumlusu nefsine yenik düşürdüğün vicdanın. Bugün farkındalığının farkına var. Aç zihnindeki kullanıma kapalı, küf tutmaya bırakılmış, 'paslı düşünce teleflerini' tıktığın odaları ve karar verebildiğini gör ve düşünebildiğini ve seçmeler içinde sıkışıp kalmak zorunluluğun olmadığını ve aradığın, ihtiyaç duyduğun tüm 'güç'ün 'öz'ünde yattığını ve adımlar atabildiğini ve sonuçta neyi hak edip etmeyeceğini ... Gör. Sonsuz var oluş sürecinde, 'bir nefeslik an' olan bu boyut asla durgun bir göl değil ya da pamuk beyazı bir bulut kümesi. Ve beklediğin fırsatlar her zaman önüne çıkmayabilir, 'beklemek' ne demek, bilmiyorsan. Şöyle der Balzac: 'Beklemesini bilenin, herşey ayağına gelir.' Gör. Yapamadıkların istemediklerindir. Yapmadıklarınsa seçimlerin.

Aylar ve yıllar gerçekte uzundur ama telaşlı insanlar kısaltır onları. Gökyüzü ve yeryüzü gerçekte geniştir ama aşağılık insanlar daraltır onları. Dört mevsim gerçekte dingindir ama vesveseli insanlar bozar onların huzurlarını.

Gör. Soluğunun kesildiği yerde biten 'ömür'dür. Hayat değil. Yani bir kez yaratıldınsa, hep 'var'sındır. Artık 'gör'.

''Kıssa'dan Hisse'' Üçlemesi: 1- Bir ağaç tepesinde, 'hiçbir şey yaparak', gün boyu oturan bir karga varmış. Günlerden bir gün, bir tavşancığın yolu düşmüş o ağacın olduğu yere ve kargayı görmüş. Ne yaptığını sormuş kargaya. Karga da malum cevabı vermiş, kendinden emin: 'Hiçbir şey yapıyorum.'Tavşancık imrenerek sormuş: 'Ben de sen gibi, gün boyu, hiçbir şey yaparak, ağacının gölgesinde oturabilir miyim?' 'Elbette' demiş karga, 'yok benim için mahsuru.'Ve tavşancık memnuniyetle kurulmuş ağacın gölgesine ve şükran duyguları içinde, 'hiçbir şey' yaparak dinlenmeye başlamış.O sırada, bir tilki belirivermiş ve tek bir kelime bile etmeden tavşanın üstüne atlayıp, yemiş tavşancığı.Alınacak Ders: 'Hiçbir şey yaparak' yaşamak istiyorsan, önce çok, çok, çok yükseklerde oturuyor olduğundan emin olmalısın. 2- Bir hindi ve bir inek, ağaç gölgesinde laflamaktadırlar.Hindi: Şu ağacın tepesine ulaşmayı çok isterdim. Fakat bunu yapmak için yeterli gücüm yok. İnek: Niçin benim 'atık'larımdan atıştır mıyorsun? Çok besleyicidir!Bunun üzerine hindi, 'atık'tan bir parça gagalar ve çok geçmeden fark eder ki; inek gerçekten haklıdır, zira kendisini yeterince güçlü hissetmektedir. Bu güçle, ağacın ilk dalına atlamayı başarır. Ertesi gün, daha çok 'atık' atıştırarak, daha çok güçlenir ve bir üst dala ulaşmayı da başarır. Ve nihayetinde, bir iki hafta sonra, ağacın tepesine tünemeyebilmiştir, hindi. Fakat çok geçmeden, oradan geçen bir avcı tarafından fark edilmesiyle, vurulup aşağı düşmesi bir olur.Alınacak Ders: 'Atık'lar, bir vesile sizi, en tepelere kadar çıkarabilir. Fakat 'yerinizi' muhafaza etmenize yardımcı olamazlar. Bulunduğunuz yere eğer hak etmediğiniz halde, 'öz'ünüz sahip olduğunuz konumu karşılayacak gücü içermediği halde, 'atık'larla beslenerek çıktınızsa, inişiniz çok uzun sürmeyecektir. 3- Küçük bir kuş, soğuklardan korunmak için, güneye göç etmektedir. Fakat minik bedeni, gökyüzünün o andaki soğukluğuna dahi dayanamaz. Bu sebeple donar ve üzerinde uçtuğu geniş alana düşer. Donmuş bedeni orada öylece yatarken, oradan geçmekte olan bir inek, kuşun minik bedeninin üzerine bırakır 'atık'ını. Bir süre sonra, 'ortamın verdiği sıcaklık' neticesiyle, minik kuşun bedeni yavaş yavaş ısınmaya başlar. Kuş epeyce kendine geldiğindeyse, bir türkü
tutturur, sevinçten.Yine oradan geçmekte olan bir kedi duyar kuşun sesini fakat bir anlam veremez. Neler olup bittiğini anlamak için, 'atık'a iyice yaklaşır. Etrafında birkaç tur atıp, aldığı kokudan emin olur olmaz da, kısacık bir 'kazı çalışması'nın ardından, kuşa ulaşır. Ve elbette ki yer, onu.

Alınacak Ders: 1- 'Atıklar' arasında kalmanıza ya da zor duruma düşmenize sebebiyet veren herkes, düşmanınız olmayabilir. 2- Sizi 'atık' içerisinden ya da içerisine düştüğünüz zor durumdan çekip çıkaran herkes dostunuz olacak diye bir kural yok. 3- Boynunuza kadar 'atık' içerisindeyseniz, gereksiz yere konuşmamanız hayrınızadır.

çorba suretinde f'ten m'üften kesitler

Erkekler, masallar ve filmlerde kahramandırlar hep ve sadece. Gerçeklikleri, kocaman bi hiçlikten ibarettir yüreklerinin.

Bir varmış, bir yokmuş. İstisnalar ne hikmetse, kaideyi bozmazmış. Bununla beraber, zaten bi ''istisna''ya da rastlanmamış, erkek milletinde.

Çocukluktan ''genç kız''lığa geçiş günlerini yaşayan ''taraf''... Hep aşıktır! Hem de kime...

Hani vardır ya (erkekler bilmez); Allah'ın, mucize kelimesini, kelimenin anlamına O'nu yükleyerek yarattığı, hayal ötesi gülüşü, o ''az kullanılmış'' ömrümüzün screensaverlığını yapan, evrenin öz dilinden bile daha dingin, kainattaki tüm renklerin en pastel tonundan bile daha huzur verici sesi içimizdeki o anlamsız çelişkilerin sakinleştiriciliğini üstlenen, dünyada hayat olduğunu O'nun varlığının kanıtladığı ve o hayatın ancak ve ancak ''O ve Ben'' bileşimiyle bir ''yaşamak'' haline dönüşeceğine inandığımız bir ''yıldız''... Sığınak rumuzlu odalarımızın duvarlarını süsleyen poster ve resimlerinden bize gülümseyen o nazif yüzüne baka baka, en uyanılmayası pembelikte uykulara daldığımız... Gökyüzünün en berrak olduğu gecelerde, o laci-siyah haşmete, yıldızların arasından aniden O beliriverip de elini uzatıp, bizi yanına alacakmış umuduyla baktığımız... Bir ''yıldız''...

Önemli değildir erkek olması. Yani ufak bi detaydır. Belki aklımıza bile gelmemiştir, bu. Yaratıldığı haliyle, herşeyiyle kabulümüzdür. Çünkü erkek ve kadın, ''aynılık''tan bağımsız olarak ''eş''tir o günlerde bizim için. Böyle öğrenmişizdir, böyle yerleştirmişizdir öğretilmek istenenin arasından cımbızla çekip oluşturmaya çalıştığımız düşünce yapımıza. Kadın ve erkek ''eş''tir. Yani aslında olması gerektiği gibidir. Belden aşağı ve yukarısı olarak bölünmemiştir ''taraf'' ya da ''cins''ler, düşüncelerimizde. İnsan, detaylarıyla bir bütündür ''bizim'' için.

Yeni yetme bi ''erkek''in ya da adıyla sanıyla ''oğlan''ın durumu...

Sesindeki ''kız'' tınısını atmaya başlamıştır. Sesinin değişen tonu münasebetiyle, o dönemde ağzını açıp bi ses vermesi bile bi insanlık suçudur aslında. Oysa o, çalan her telefona dahi bi inat koşar ve karşıdaki sesin, ''yeni yetmeyi'' ev ahalisinden bi başkası (ki bu ''bi başkası'' hep ''kız''dır) zannetmesiyle, agresif ve depresif bi ruh haline bürünür ''erkek(!)''.

Ve gider... Ya televizyon karşısına, ya ''eş durum'' arkadaşlarıyla sokağa, ya da sır içinde esrar olan odasına...

Peki ne yapar?

Televizyon karşısında; ekrandaki görüntü dahilinde, seçicilikten yoksun beğenisine göre kumral, esmer, sarışın vs. bi kız (yarı çıplak, hatta mahsuru yoksa çırılçıplak olması tercih sebebidir -ki o dönemde bi ''erkek''in karşı cinse bakışındaki derin(!) felsefe: ''Ben güzele güzel demem, güzel mümkün olduğunca çıplak olmayınca''dır.) bulur öncelikle. Pozisyon alınır ve artık kalkış zamanı !

Sokakta; akranı olup olmaması sorun değildir, yeter ki ''gelişimini'' layıkıyla belli eden bi ''diğer taraf mensubu'' görsün gözü. Anında fanteziler... ve artık kalkış zamanı!

Odasında; namütenahi uçuş !

Onlar ''erkek''tir. Benzeşmedikleri ''diğer cins'' ise ekipman (!).

Fazla söze hacet yok. Kelime anlamıyla ''erkek'', ''insan''ın kalkış halini anlatır. Yani ''insan'' yine sadece onlara has bi kelimedir. Kedi, sigara, masa, ağaç vs. de diğer yaratıklar. Tabii bi de ''diğer taraf mensupları''.

Şemsettin Samileşmeye hacet yok, fazlaca.

Aşk'ı merak etmeden büyür onlar. Çünkü öyle bi kavramın içini dolduran duyguları, yabancı bi madde olarak addeder bünyeleri. Kabul etmezler. Dışarı püskürtürler. ''Aşk var da yok'' değildir onlara göre. ''Something fake and silly''dir. ''Kız uydurması'', ''Kız işi''dir.

Kiminiz karşı çıkıyorsunuz bana her cümlemde, farkındayım. Kızıyorsunuz. Küfredenlerinizin yanı sıra, beni haklı bulup bir yandan da ''ama istisnalar!'' diyenleriniz de var.

Ama beyler; istisnalar kaideyi bozmaz, diye bi sözün varlığını yeniden hatırlatmak abesle iştigalse de, bence bi mahsuru yok. Öyle bi söz var -ki muhtemelen konudan bağımsız olarak bi ''erkek'' tarafından söylenmiştir, ilk-. İstisnalar kaideyi bozmaz. Unuttunuz mu?

İstisnalar kaideyi bozmaz. Keşke... Keşke bi ''istisna'' olsa ve çıkıp ortaya, aksini kanıtlasa!

''Diğer Taraf'' yani ''Kız Milleti'' Aslında ''bu taraf''ın durumu sizinkinden pek de parlak sayılmaz. Zira biz, aşkı anlamaya, tanımaya çalışarak, arayarak, hatta onu yaratıp doğurarak ''büyümemize'' rağmen, kimileyin dingilliğin en alasını yapıp; ''Ne kadar ekmek, o kadar köfte'' diyoruz. ''Herkese anladığı kadarını, anladığı dilden'' diyoruz. Ve böylece, sahip olduğumuz en büyük hazinemizi -koşulsuz sevebilme yetimizi- heba ediyoruz, büyürken harcadığımız onca emeği öğün niyetine yiyerek.

Ama bu ''dingilizm'' öğretisine bağlı şahıslar, ''Bizim Taraf''ta istisnadırlar. Bu yakada egemenlik ''delikanlı''lardadır. Demek oluyor ki; istisnalar kaideyi bozmaz sözü, bu tarafta bi çürütme silahı olarak değil, bi pekiştirme aracı olarak kullanılır.

Niyetim bi savaş başlatmak değil. Bi tarafı yüceltirken, diğerine yer elması, patates vb. suretini vermek hiç değil. Ama bi düşünün. Konu aşksa; erkekler, masallar ve filmlerde kahramandırlar hep ve sadece. Kurgudan ibarettirler. Niye? Çünkü gerçekte değillerdir. Olamazlar. Bu kadar basit ve yalın. Konu aşksa...

Erkekler korkar. Korkmamayı ''adam dövebilmek'' sayarlar, acizce ama besbelli ki korkmamak bu değildir.

Korkmamak; Bi böcek, fare vs. görünce çığlık atmamak, Gece geç saatte, in cin top oynamaya dalmışken, sokaklarda bi başına dolaşmak, Bi ''kız''a çıkma (!) teklif etmek gibi koftilikler demek değildir.

Korkmamak; Dayanmaktır, Direnmek ve taşları uygun şekilde dizerek diretmektir, Sabretmek, beklemek, taviz göstermek ama ödün vermemektir, Karşı çıkmaktır kimileyin, İfade edebilerek itiraf edebilmek, ''Birşeyler söyleyerek'' konuşabilmek ve neyi dinleyeceğinin ayrımını yapabilmektir, Elini tuttuğun insanı sevmek değil, ''sevdiğinin'' elini tutabilmektir, terlemeye aldırmadan, sımsıkı.

Korkmamak; Sevgiyi aramak ve bulmak değil, kaybetmemek için çaba sarf etmektir, ''On yılları'' aşıp, zaman kavramını yok etmek ama yine de O'nu gördüğünde, çocuk kalbinle, sevincinden, boynuna sarılıp, herkesin içinde ''elmacık kemiklerinden'' öpmektir. ''Kendine kıymak'' değildir korkmamak, Ne kendine, ne O'na kıymamayı göze alabilmektir. Korkmamak; ''iyelik eki'' olabilmek ve ne ses düşmesine, ne ulamaya yenilmemektir.

''Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da. Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Bütün iş, Tahir ile Zühre olabilmekte. Yani yürekte.''

Korkmamak; ''yürekli'' olabilmeyi öğrenebilmektir.

Bi Ferhat, bi Mecnun, bi Tahir, bi de Kerem... ''Sevmek'' ten hesaba çekilecekseniz ''o son gün'' Bu dört'ten gayrı hepinizin yoludur cehennem.

Sana değil bu yazılanlar. Alınma üstüne. Bedenini sende bulan, özdeki ''sevdiğim''e. Her aşkın vardır ilahi bir yanı Vardı ''biz''de de. Ama bi kez dinden döndün sen ve eremedin, eremezsin kemale.

Sana değil bu şiir ve dahi özlemim
Ben seni özleyemem
Sevdan yüreğime az gelir.
-Sen gözlerini kaybettin gözlerini-
Bilmezsin
Ben seni değil.
On yıl öncesin benden ve geç kalmış ömrün
Bilmezsin ve dahi öğrenemez,
Yaşadığın, hayatıma az gelir.
Bir sevmek vardı bi vakit
Yedi kat üstündeydi göğün
Ve ölümle olurdu ayrılık
Yoktu bundan gayrı çözüm.
Şah damarını kestim ben, damarını
Bilmezsin
Nefesinden çaldım her öpüşte
Nihayetinde canını içime çektim
Bilmezsin şu gün olmuş
Bilmez, ''Ölmedim, yaşıyorum'' dersin.
İçinde yankılanıp durur ''seviyorum seni''lerim
Kurduğun her cümleye gizli özne ben
Kazıyıp her bir harfi baksan, altında izim
Ya da ayırsan kurşun kurşun moleküllere,
Nakış gibi işlenmiş hücrelerine ismim.
Ben seni bildiğim gibi sevmemeliydim
Bunca ağırlığı taşıyamazmış yüreğin
Nerden bileydim.
Yanık kokuları geliyor içimden, sesini duyurma bana.
Güz'üm, evet belki hala güzelim
Ama ayrılığın karga sesi çalıyor fonda
Ve öyle bir nakarat ki ''artık güz güzelin değilim''
Dilim söylemez adını, kaç zaman var
Ve dahi çağıramaz...
Bi yanda bi sigara paketi, bi yanda Rus Çigan nağmeleri
Araya boylu boyunca uzanmış ayrılık,
Kaskatı gövdesi kımıldamadan yatar.
Sen de çağırma beni
Eridi yürek, 'seviyorluk' yerinde sayarken
Artık ulaşmaz sesin bana 'sevdiğim' gibi
Duyarsam ki ismim dökülür dilinden
Nefesin kulaklarımı dağlar.
Gözlerini rehin aldım giderken
Sözlerin karşılıksızdı zira
Ve hapsettim aksimi gözlerine
Bakışsızım artık aynalarda
Sevgili!
Yok aslında bu aşkta bi terk eden.
İsimsiz destanlarıma karşılık kurduğun darbesiz devrik cümleleri vedadan sayma.
Ve eşşek yüküyle kırgınım sana.
Yazılmıyor adam gibi şiir
Yeterince yaşanmışlık olmayınca.
Kalemimi kuruttun sen, kalemimi
Bilmezsin
Serin eser rüzgar Temmuz Temmuz nedense
İlham bekler, vakit geçer, ilham bıkar nazımdan
Sen aklımdan gitmezsin.
İtirafsa itiraf
İşte duy bunu da!
Yer mineleri, dalyalar ve akşam güneşi
Sinmiyor içime bi başıma yürümek
Dolaşmak olmuyor adı.
Arıyorum seni, duy, arıyorum
Ne olurdu yüreğin, içimde yarattığım gibi olsa!
Yer mineleri, dalyalar, kiraz ağacı
Bi de gök boyanınca kızıla.
Ama hep değil, değil fazla
Hep değil
Ve 'bendeki sen' aradığım, sen değil
'Bendeki sen'...
Bunu iyi anla.
Arıyorum
Biraz, bazan, ara ara.
Kırgınlığım 'hep'tir
Kızgınlığım bitti
'Seviyorluk' geçmiş oldu
'Sevmişlik' baki.
Kılçığımsı bişey takıldı yüreğime
İnsanlığıma vuruyor acısı.
Unutmuştum lakin hatırlattı kendini
Zira evvelce de olmuştu aynısı.

Bir varmış bir yokmuş... Zamanı belirsiz bi tarihsizlikte, gökyüzünün hiç de ezberletildiği gibi mavi olmadığı dünyanın, kötülüğün iyiliği tuş etmesine ramak kalmış bi ülkesinin, kokuşmuş nefeslerini hayat yıkmak için soluyan insanlarla dolu, kel dağlı, boğuk bi şehrinde, var edilmişliği doğmuşluğuna sığmayan, bi kız yaşarmış... Bulması gerekenin 'iyelik eki' değil, 'eşanlam'ı olması gerektiğini anlamış.

üç türden üç binlik dilsiz tecrübe

Malumun, mevsim yaz. Vakit, bağ vakti. Bir tutam akşam güneşi, bir tutam hafif esinti, bir fincan kahve, sigara ile gençten bi çam ağacının altında çimlere kurulunca insan, önünde defteri, kalemi... Düşünüyo 'eski'leri... Gölgesine konuşlandığın ağacın ne kadar da büyümüş olduğu dikkatini celbettiği vakit, görüntüye fazlaca yansımadan (çam ağacına haksızlık edercesine) ne kadar da ilerlemekte olduğunun farkına varıyorsun yaş'ın... Hala 'yeterince' gençsen de!

Bi dolu kare çıkıyo, Özlemi, baktığın her yere düşen, artık soluksuz bi kardeşe Ya da bi şehirlerarası yolda, yol kenarına ilişmiş bi 'bakkal'daki ufaklığın gülümsemesine dair.

Düşünüyosun... Sonra hayat seni şair/yazar yapıyo. Bu kadar işte !! Haydi iyi okumalar.

Bendeki 'eski'lere.

İnsanlar, en birincil ilham kaynaklarıdır şair/yazarların ve bence üçe ayrılırlar: i. A türü ilham kaynakları, ii. B türü ilham kaynakları., iii. C türü ilham kaynakları.

A Türüne Dair

Bilinmezim oldun kaldın.........
Bakışlar aradım bugün denizde
Senden
Bıçak gibiydi soğuk
Ayazlandım
Uğramadı gözlerini bıraktığın dalga
Ben varken
Ya da aktın önümden birden
Farkına varamadım.
Saçlarından geçmiş olmalı rüzgar
Nasıl da düşünemedim
Bir parçası SEN olmalı!
Ellerimi sunup
- İşte bak, ellerim saçları kokar,
- Bulsana O'nu bana
diyecektim...........

Soğuktu, dediğim gibi
Ceplerimdeydi ellerim
Sunamadım.
Tabii bi' de........
Ben saçlarını hiç okşamadım
Ki!
Denize dalacaktım yeniden
Seviyosun ya oraları.
Dedim:
- Belki derinlerde yosunlarladır.
- Hay aksi! Yağmur!
Korktum gökyüzünden
Sevindim de yani
Kıskandı beni denizden
Kıskandım
Ben seni denizden
...
De çok severim.
- Ey Yüce Mavi!
- Yansıma değil, öz
Bana anlam sunan
- Ben napayım denizi
- Anlasana
- O senin ayna'N!

'99 Kasım 26 - Cuma

Yukarıda okuduğun şiire özne olabilmiş insana, yüreğini yüreğime kattığı ve giderek ilham kaynaklarını yok eden bu boyutta, anlam içeren cümlelerini düşüncelerime kazıdığı ve kendisini içimde hatırlanabilir kılıp, kalemimin ucunun bitip, yeni kalem bulmaya fırsatım olmadığı bu zamanda yardımıma koştuğu için teşekkürlerimi sunarım.

O'nun yaşadığını bilmek çok özel, benim için. O diye bişey varsa buralarda hala, demek ki yaşanılabilirlik de aynı oranda var.

B Türüne Dair

Unutmamak mıdır inanılmaz olan, yoksa hatırlamak mı ? Hangisi daha çok almıştır payını, o gizem denen büyülü kavramdan ? Düşünmeden cevap ver hemen. Sonra, bu yazıyı okuduktan sonra, varlığının sessizliği çepeçevre sardığı bi anda, bu kez düşün ve tezatlığı kuvvetle muhtemel olan cevabının niye'sini konuş kendinle.

Bi bilsen, öyle inanılmaz ki hatırlamak...
...'
Demiştim ya bi zamanlar.
Yanılmışım.
Asıl inanılmaz olan, unutmamak.
Ama ben seni unuttum. Yani unutuldun.

Hatırladığın, unutmadığın değildir. Ama unutmadığın, kayıtsız şartsız hep hatırladığındır. Bi vakitler unutmadığım'dın. Sonra unutamadığım oldun. Şimdi sadece hatırlıyorum seni. Biliyorum, zamanla bu da geçecek. Ve sadece bi anı olarak yerini alacaksın düşüncelerimde. Anı... eskaza hatırlananlardır ya da zoraki. Bunun için bile dıştan bi etken gerekir. Sırf varlığın, bi vakitler yüreğimde var olmuşluğun yetmez bi şeylere. Unutulmuş bi hatırlanan olursun. O çok sevdiğin gözlerimden akan tek damla yaşta bile solumaz hasretin. Yoksundur artık. Çekip gitmişliğinin kokusu saçımın her teline sinmiştir ve sevgimin bittiği yerde nefretimin başlamasına değecek kadar bile yaşanmışlığına dair bi gölge düşmemiştir güneşlerime.

Gelmiyorsun aklıma, bugünlerde. Düşünmüyorum belki de yaratıldığını bile. Kurduğun yalın cümlelerde kullandığın tatlı kelimelerinin anlamı yazmıyor sözlüklerimde. Yittin.

Boşversene
Kimin umurunda
bi' bak
Herkes kendi güneşinin gölgesinde
Bi' bak
Yıldızlar gökte süs sadece.
Uzun zaman geçmiş seni görmeyeli
Sen yirmi dört diyo'sun
Bence yirmi iki.
Herneyse...
Zorlamak abes
Dönsen dönülmez ki!
Büyü bozuldu
Gözlerim kapalı uykuya
artık
Ne sen bulaş yeniden
ne ben,
bu adı herneyseye
Şu saatler bize tanıdık.
Sabahı getirmiyor sözlerimiz
Dinle bak
Kuşlar cansız uçmakta.
Neydi bilmem ilk zamanlar VAR dediğimiz!
Sen de farkındasın,
ben de
Hatırlamak bile unutulmakta,
Bıktıkça yaşananlardan
Sevdan anlamdışılaştıkça.

'99 Aralık 1-Çarşamba

C Türüne Dair
Kopuk kopuk'um yine bu ara.
Kardeşimi özledim.
Ama o öldü.
Ama ben özlüyorum.
Ama o öldü.
AMA ÖZLÜYORUM O'NU!
Ve ölmüyo özlemek!
....
Farz etsem kulaklarım çınlıyor, anmaktasın beni
Yüreğimdeki ince sızı,
Bilsem ki, saklamandan avuçlarında sevgimi.
Bir akşamüstü döndüğümde evime
Görsem ki çay demlenmiş
Dumanı tütmekte bir tas çorbanın
Duysam ki sesin geliyor içerden
Ve çağırmaktasın beni.
Bir sabah uyansam ki canıma vurmuş sensizlik
Ve kalksam yataktan öperek baş ucumdaki resmini
Sonra bedenini görsem, ruhuna sarılmış
Gözyaşlarımla yıkarken sersemliğimi.
Ağlamasam da anlasam
Nasıldır gülmek, mutluyken
Geri gitmeyeceğini
Yeniden bedenleştiğini görürken
Ve tutsam ucundan hayalinin
Kendi gerçekliğimin birazını sana versem
Solusam hakkım olan son nefesi
Sonra seni de alıp 'öz'üme dönsem.
'97 Bilmemkaçıncı ay'ın bilmemkaçıncı günü
AAAAAAA!!!
Bağırmam gerek!
Yüksek tonda, ses tellerimi hırpalaya hırpalaya küfretmem gerek.
Yürek, gönül kıramam ben
Bardak, tabak getirin bana.
Ben nasıl kırıldımsa şu dandik 3. boyut realiteleri tarafından, bin bir koldan, defalarca defalarca,
Aynı şekilde birşeyleri kırmam gerek.
''Yeterince çok sevebilirsen
Ölmeyi başarabilirsin, benim gibi, gençken.''
Kelimelemeden söylediğin buydu
Bunu anladım vedasızca gitmenden.
Çabalıyorum ama sonuç?!
Ya çok gencim, sevmek için geç
Ya yaşlandım, ölmek için erken!

'99 Eylül 27

2002 Haziran 11

Hala yoksun. Hala özlüyorum. Hala kopmadı şu kıyamet! Nostradamuuuuus!!! Görüşücez senle! Boyut boyut atlayıp, gelecem ziyaretine. İki elim yakanda hain domdom!

Görüyosun, 3 tür arasındaki farkı. Umarım.

Son Söz:

İnsan an an yaşadıkça tanımlayabiliyor yaşamış bulunduğu her bi an'ı, o her bi an'a öyle veya böyle, bi şekilde değmiş her bi yaratılmışı.

Paris olsaydım ben, hangisinden yana kullanırdım acaba tercihimi ?!
Bilgi'yi sunan Pallas'tan mı,
Güç vaat eden Juno'dan mı,
Yoksa Venus'ten yana mı ki o uzatır eline Sevgi'yi.
Tahminim değildir vereceğim cevap.
Emin olarak söylemekteyim ki, elbette Sevgi'dir seçimim, Venus'un sunduğu.
Zira anlayan kişiye ayandır; Güç de çocuğudur Sevgi'nin, Bilgi de.
Kaynağından içmek varken suyu, insan neden plastik şişeye doldurduğu, günden güne bayatlayacak olan su ile yetine!

''Büyüklüğün değil hayran olduğum, ama erdemin; sayıca sonsuz olmakla birlikte; senden gördüğüm iyilikler de değil benim gönlümü böylesine kul köle eden önünde, ama bütün yaşamınla kişiliğin.''

Sonradan Katolikliği seçen Protestan Matthew'un, Katolik Bacon'ın ölümünün ardından söylediği bu sözleri, hayatın içindeki o bin bir türlü klişe ayrılıklardan birinden hemen sonra yazdığı bi mektupta yazar bana O (bknz. A Türü öznesi) ve ekler: 'Seni yaralamak isteyenler olacaktır. Ve yaralanacaksındır hiç şüphesiz. Tüm bunlardan koruyabileceğimi bilsem seni, izin vermem gitmene. Ama koruyamam. Yapamam. Kimse de yapamaz zaten. Çünkü artık anladım ki, sen gönüllüsün tüm bu olanlara. Yoksa kim bunca ince ve iyi ve nadide olabilmeyi ister, hayatın içindeki bunca Kötü'ye karşı ve kötülüğe rağmen, bile! Tek söyleyebileceğim; ne kadar acı duyarsan duy, ne
kadar derin yaralar alırsan al, gözlerine sakladığın o hayran olduğum insanı akıtma gözyaşlarınla.'

İnsan kendini bilmeliymiş. Gereksiz tevazu yapmak, gerçekten tehlikeliymiş zira, herkes hazırmış gerçek sanmaya.

Hayatıma günleri değmiş olan tüm A, C ve herşeye rağmen B türü mensuplarına da teşekkürlerimi sunuyorum.

Üç türden, üç binlik dilsiz tecrübe. Yedim kelimelerimi. Ama yutamadım. Söyleyemediklerim takıldı kalemime.