Melih Cevdet Anday’ın ismini ilk duyduğumda sanırım orta okuldaydım.
Yaşamımdaki bir çok ilk gibi annemden öğrendim onu. Ancak, sevgili annem
“Garip” den söz ederken hep Orhan Veli’yi anlatırdı, her nedense. Sanırım,
Melih Cevdet ve Oktay Rıfat gibi güzel görünümlü insanların yanında
“garip” deyince aklına Orhan Veli geliyordu. Gerçekten de bu ikisi ile
karşılaştırıldığında, kısa kesim pantolonları, tuhaf şapkası, insanlardan
kaçan mahcup görüntüsüyle Orhan Veli en “garip” idi.
Melih
Cevdet Anday’ı ilk kez iki yıl kadar önce gördüm. Tanıdım demek pek
doğru olmaz çünkü gerçekten de ilişki kurulabilir gibi değildi, çok
hastaydı, yazmak bir yana, okuyamıyordu bile. Çoğu kez yıllardan beri
tanıdığı insanları bile farkedemiyordu, belleği tam yerinde değildi.
Son
yazısını 1997 yılında yazmıştı. Melih Cevdet’in sevgili eşi Suna hanımın
anlattığına göre 1997’de bir gün öfkeyle “böyle yazı yazılmaz” diyerek
yazı makinasının başından kalkmış ve bir daha da hiç oturmamıştı. Son
şiirini de o yıl içinde bitirmişti.
Homeros
Böyle Derdi
Gökyüzüne
bakarken âmâ oldum
Düşüncemin
gömütlüğüne doğru
Bütün imgeler
büyü oldu
Kaleler gibi
ıssız kaldım
Gün
doğarken unuturum nasılsa
Nesnel bir
rastlantıydı düşüm
Üstüm başım
yaprak olmuş olmamış
Düşünceden
ayrı düşündüm
Doğadan
kopmanın acısı
Şiiri koydum
onun yerine
Şafaklar bulutlar
yıldızlar gibi
Dizeler kaldı
belleğimde
Işıldayan
dolaşan kırpışan
(1997
son şiiri)
Yaklaşık bir yıl önce, Yıldız Üniversitesinde Melih Cevdet’in tanıtıldığı
bir panele katılmıştım. Aynı gecenin akşamında, Yıldız’ın boğaza bakan
muhteşem manzarası eşliğinde küçük bir grup akşam yemeğine kalmıştık.
Bu yemekte, panelde konuşmacı olan İlhan Selçuk, Emre Kongar, Cevat
Çapan, Demirtaş Ceyhun gibi bir çok edebiyat, sanat ve kültür adamı
da vardı ve onlardan Anday ile ilgili çok hoş öyküler dinledim, onu
daha çok sevdim. Masanın en genci olarak onun meyhane sohbetlerine katılamadığıma
o kadar üzüldüm ki, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, beni teselli etmek için
sekiz milimetre kamera ile Anday’dan gizlice meyhane akşamlarında kaydettiği
filmleri izlettireceğine söz verdi. Anlattığından anladığım kadarı ile
o meyhane akşamlarından bazılarında yanına çalışır durumda bıraktığı
kamera ile onun sesini kaydetmeye çalışırmış.
En sonunda ise yaklaşık 10 gün önce Anday’ı yeniden gördüm. Acil servisde
yatıyordu. Sunay Akın ile birlikte ziyaret ettik onu. Sunay Akın, garip
bir tesadüf olarak Orhan Veli’nin doğum günü için bir konuşma yapmak
üzere Avrupa yakasında bir yerlere yetişmeye çalışırken öğrendi hastaneye
yattığını. O kadar hasta görünüyordu ki, hep çoşkulu ve konuşkan Sunay
Akın bile sus pus oldu yanında.
En nihayet dün yoğun bakımda, çok yakın dostu Zaman Saçlıoğlu ile birlikte
ve son kez gördüm onu. Saçlıoğlu, yanına yaklaştı ve kulağına eğilip
“elveda” dedi. Anday, her vedalaşma da “elveda” dermiş. Bu biçim ayrılıştan
rahatsız olanlarda olurmuş, çünkü elveda sanki “son” gibi düşünülür
hep. Eşi Suna hanımdan dinlemiştim, “elveda sanıldığı gibi kötü bir
sözcük değildir” dermiş, “biz Orhan Veli ile hep öyle ayrılırdık”. Yine
Suna hanımdan dinlediğim kadarı ile bu “elveda”ya alınanlarda çok olurmuş,
sanırım Ali Sirmen’nin eşi örneğin, sanki “bir daha sizi görmek istemiyorum”
der gibi. Sanırım kimse ona ölümü konduramıyordu da ondan. Suna hanımın
anlattığına göre dört beş yıl önceye kadar “canım, şunun şurasında kaç
yıl yaşayacağız ki” derken son zamanlarda ölüm çağrıştıran hiç bir şey
söylemez olmuş, kaçınılmaz sonu gördüğünden belli ki. Saçlıoğlu’nun
ona “elveda”sı ise gerçek bir elvedaydı, ölüm il yaşam arasında bir
yerlerde söylenen.
Ve dün onu kaybettik. Türkiye sanırım en büyük filozofunu yitirdi. Tek
başına aşağıdaki şiir bile ne kadar büyük bir değeri yitirdiğimizin
kanıtı değil mi?. Şu dizelere bakın, ne kadar bilgece;
Defne Ormanı
Köle
sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı
gitti Likya.
Felsefenin
ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi.
Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini,
sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi,
Ekmeğin sahipsiz
felsefesini
Felsefenin
sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı
gitti Likya.
Hala yeşil
bir defne ormanı altında.
Sanırım, o “böyle yazı yazılmaz” diyerek yazı makinesinin başından kalktığı
gün ölmeye başlamıştı. Çok sevdiği içkiyi bile aramaz olmuştu. Suna
hanım “son zamanlarda en çok çay içemediğine hayıflanıyordu” dedi.
Değerli dostum Zaman Saçlıoğlu, bu akşam onun için daha önce yazdığı
“İz” şiirini gönderdi bana. Sizlerle paylaşmak isterim.
İz
(Melih Cevdet Anday’a)
Sözünü
rüzgâra bırakan yıldız
Sabaha dönen
gece deniz.
Bulutu ışıkla
üfleyen yıldız
Sabaha dönen
geceden iz.
Tarih toprağın
uykulu sabrı
Sabaha dönen
gecedeniz.
Düşünce insanın
söz örgüsü
Usun kanatlandığı
gündüz.
Sarkaç’tan
(İş bankası Kültür yayınları)
Dün son “Garip” de öldü. Yarın sabah onu 7:30’da hastane morgundan alıp
Zeynep Kamil hastanesinin oralarda bir gusulhanede yıkayacaklar, sonra
onu alıp gazeteye götürecekler, sonra Şişli’de namaz, sonra Ada’da defnedilecek,
sonra..., sonra unutulup gidecek. Yani Suna hanımın dediği gibi “giderek
eksiliyoruz” ve eksilmeye devam edeceğiz. Türk Aydınlanma Devriminin
en büyük kalelerinden biri daha düştü ve biz biraz daha yalnızlaştık.
Ben yalnızlığımızı “onu tanımayan internlerin, stajiyer doktorların
bakışlarından” anlıyorum, kime dokunduklarını bilmeyen hoyratlıklardan,
aldırmazlıklardan. Korkuyorum ki, bu belleği zayıf ülke belki de onu
bile unutup gidecek.
Şimdi gecenin dördünde bu yalnızlığı paylaşmak için yazdım ve bildiğim
tüm adreslere bu yazıyı gönderdim. Umarım değerli vakitlerinizi çalmadım,
üyesi olduğum forumları meşgul etmedim.