melih cevdet anday'ı kaybettik : mustafa çetiner : 01122002  
 


Melih Cevdet Anday

1915 yılında babasının yedeksubaylık yaptığı Çanakkale'nin bir köyünde doğdu. Babası Cevdet Bey, edebiyata hevesi nedeniyle önce Edebiyat Fakültesi'ne gitmiş, daha sonra oradan ayrılarak Hukuk Fakültesi'ni bitirmişti. Çocukluğu ailesinin Kadıköy Bahariye'deki üç katlı ahşap evinde geçti. İlkokulu eski Fenerbahçe Stadyumu'nun yanındaki Taş Mektep'te, ortaokulu da onun yanındaki Kadıköy Sultanisi'nde okudu.

Babası Ankara'da avukatlık yaptığı için lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde sürdürdü. Daha sonra Garip hareketini başlatacağı iki arkadaşı Orhan Veli ve Oktay Rifat ile bu lisede tanıştı, hece vezniyle yazdığı ilk şiirleri de lisenin dergisi 'Sesimiz'de yayımlandı.

Liseyi bitirdikten sonra bir süre Hukuk ve Dil Tarih Coğrafya Fakültelerine gittiyse de öğrenimini sürdürmedi. Bu yıllarda Devlet Demiryolları'nda memur olarak çalıştı, bu kurumun aracılığıyla sosyoloji öğrenimi için Belçika'ya gittiyse de kısa bir süre kaldıktan sonra Türkiye'ye döndü. Askerliğini Aydın'da yaptıktan sonra Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında Neşriyat Müdürlüğü'nde memurluğa başladı.

İlk şiiri 'Ukde' 15 Kasım 1936 tarihli Varlık dergisinde yayınlandı. Bu tarihten sonra derginin orta sayfasında Orhan Veli ve Oktay Rifat ile birlikte 1941'de 'Garip'i oluşturacak şiirleri yayımladı.

Hakkında ilk yazı Ataç'ın 1937'de yazdığı 'Asil Şiir' yazısıydı. 1941 yılında Orhan Veli'nin imzası ve önsözü ile yayımlanan 'Garip'te 16 şiiri yer aldı. Bu kitap, edebiyat tarihimizde yenilikçi şiir hareketinin adını da oluşturdu.

1946 seçimlerinden sonra Konya'ya atandı ancak Kütüphaneler Genel Müdürü'nün aracılığıyla Ankara Kitaplığı'nda tasnif memurluğuna getirildi. Buradaki çalışmalarının kendisi için bir yüksek tahsil olduğunu söyler.

İki yıl sonra İstanbul'a döndü. Akşam gazetesinin iç sayfa sekreterliğini ve sanat edebiyat sayfasının yapımını üstlenerek yayın dünyasına girdi. Burada da siyasi nedenlerle işine son verilince bir süre Doğan Kardeş Yayınları'nda çalıştı.

1958 yılında çalışmaya başladığı Tercüman gazetesinde Yaşar Tellidede adıyla köşe yazıları yazdı.

Daha sonra Büyük Gazete, Yeni Tanın, ikdam gazetelerinde Yaşar Tellidede, Niyaz Niyazoğlu, Murat Tek adlarıyla yazılar yazdı ve romanları tefrika edildi.

1960 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. O yıldan bu güne romanları, gezi yazıları ve anılarının yanısıra denemelerini de bu gazetede yayımlıyor.

İstanbul Belediye Konservatuarı'nda fonetik diksiyon, LCC tiyatro okulunda mitologya dersleri verdi. 1964-'69 yılları arasında TRT Yönetim kurulu üyeliği, 1979-'80 yıllarında da Paris Eğitim Müşavirliği görevlerinde bulundu.




Melih Cevdet Anday’ın ismini ilk duyduğumda sanırım orta okuldaydım. Yaşamımdaki bir çok ilk gibi annemden öğrendim onu. Ancak, sevgili annem “Garip” den söz ederken hep Orhan Veli’yi anlatırdı, her nedense. Sanırım, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat gibi güzel görünümlü insanların yanında “garip” deyince aklına Orhan Veli geliyordu. Gerçekten de bu ikisi ile karşılaştırıldığında, kısa kesim pantolonları, tuhaf şapkası, insanlardan kaçan mahcup görüntüsüyle Orhan Veli en “garip” idi.

Melih Cevdet Anday’ı ilk kez iki yıl kadar önce gördüm. Tanıdım demek pek doğru olmaz çünkü gerçekten de ilişki kurulabilir gibi değildi, çok hastaydı, yazmak bir yana, okuyamıyordu bile. Çoğu kez yıllardan beri tanıdığı insanları bile farkedemiyordu, belleği tam yerinde değildi.

Son yazısını 1997 yılında yazmıştı. Melih Cevdet’in sevgili eşi Suna hanımın anlattığına göre 1997’de bir gün öfkeyle “böyle yazı yazılmaz” diyerek yazı makinasının başından kalkmış ve bir daha da hiç oturmamıştı. Son şiirini de o yıl içinde bitirmişti.

Homeros Böyle Derdi

Gökyüzüne bakarken âmâ oldum
Düşüncemin gömütlüğüne doğru
Bütün imgeler büyü oldu
Kaleler gibi ıssız kaldım

Gün doğarken unuturum nasılsa
Nesnel bir rastlantıydı düşüm
Üstüm başım yaprak olmuş olmamış
Düşünceden ayrı düşündüm

Doğadan kopmanın acısı
Şiiri koydum onun yerine
Şafaklar bulutlar yıldızlar gibi
Dizeler kaldı belleğimde

Işıldayan dolaşan kırpışan

(1997 son şiiri)

Yaklaşık bir yıl önce, Yıldız Üniversitesinde Melih Cevdet’in tanıtıldığı bir panele katılmıştım. Aynı gecenin akşamında, Yıldız’ın boğaza bakan muhteşem manzarası eşliğinde küçük bir grup akşam yemeğine kalmıştık. Bu yemekte, panelde konuşmacı olan İlhan Selçuk, Emre Kongar, Cevat Çapan, Demirtaş Ceyhun gibi bir çok edebiyat, sanat ve kültür adamı da vardı ve onlardan Anday ile ilgili çok hoş öyküler dinledim, onu daha çok sevdim. Masanın en genci olarak onun meyhane sohbetlerine katılamadığıma o kadar üzüldüm ki, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, beni teselli etmek için sekiz milimetre kamera ile Anday’dan gizlice meyhane akşamlarında kaydettiği filmleri izlettireceğine söz verdi. Anlattığından anladığım kadarı ile o meyhane akşamlarından bazılarında yanına çalışır durumda bıraktığı kamera ile onun sesini kaydetmeye çalışırmış.

En sonunda ise yaklaşık 10 gün önce Anday’ı yeniden gördüm. Acil servisde yatıyordu. Sunay Akın ile birlikte ziyaret ettik onu. Sunay Akın, garip bir tesadüf olarak Orhan Veli’nin doğum günü için bir konuşma yapmak üzere Avrupa yakasında bir yerlere yetişmeye çalışırken öğrendi hastaneye yattığını. O kadar hasta görünüyordu ki, hep çoşkulu ve konuşkan Sunay Akın bile sus pus oldu yanında.

En nihayet dün yoğun bakımda, çok yakın dostu Zaman Saçlıoğlu ile birlikte ve son kez gördüm onu. Saçlıoğlu, yanına yaklaştı ve kulağına eğilip “elveda” dedi. Anday, her vedalaşma da “elveda” dermiş. Bu biçim ayrılıştan rahatsız olanlarda olurmuş, çünkü elveda sanki “son” gibi düşünülür hep. Eşi Suna hanımdan dinlemiştim, “elveda sanıldığı gibi kötü bir sözcük değildir” dermiş, “biz Orhan Veli ile hep öyle ayrılırdık”. Yine Suna hanımdan dinlediğim kadarı ile bu “elveda”ya alınanlarda çok olurmuş, sanırım Ali Sirmen’nin eşi örneğin, sanki “bir daha sizi görmek istemiyorum” der gibi. Sanırım kimse ona ölümü konduramıyordu da ondan. Suna hanımın anlattığına göre dört beş yıl önceye kadar “canım, şunun şurasında kaç yıl yaşayacağız ki” derken son zamanlarda ölüm çağrıştıran hiç bir şey söylemez olmuş, kaçınılmaz sonu gördüğünden belli ki. Saçlıoğlu’nun ona “elveda”sı ise gerçek bir elvedaydı, ölüm il yaşam arasında bir yerlerde söylenen.

Ve dün onu kaybettik. Türkiye sanırım en büyük filozofunu yitirdi. Tek başına aşağıdaki şiir bile ne kadar büyük bir değeri yitirdiğimizin kanıtı değil mi?. Şu dizelere bakın, ne kadar bilgece;

Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi,
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.

Sanırım, o “böyle yazı yazılmaz” diyerek yazı makinesinin başından kalktığı gün ölmeye başlamıştı. Çok sevdiği içkiyi bile aramaz olmuştu. Suna hanım “son zamanlarda en çok çay içemediğine hayıflanıyordu” dedi.

Değerli dostum Zaman Saçlıoğlu, bu akşam onun için daha önce yazdığı “İz” şiirini gönderdi bana. Sizlerle paylaşmak isterim.

İz (Melih Cevdet Anday’a)

Sözünü rüzgâra bırakan yıldız
Sabaha dönen gece deniz.
Bulutu ışıkla üfleyen yıldız
Sabaha dönen geceden iz.
Tarih toprağın uykulu sabrı
Sabaha dönen gecedeniz.
Düşünce insanın söz örgüsü
Usun kanatlandığı gündüz.

Sarkaç’tan
(İş bankası Kültür yayınları)

Dün son “Garip” de öldü. Yarın sabah onu 7:30’da hastane morgundan alıp Zeynep Kamil hastanesinin oralarda bir gusulhanede yıkayacaklar, sonra onu alıp gazeteye götürecekler, sonra Şişli’de namaz, sonra Ada’da defnedilecek, sonra..., sonra unutulup gidecek. Yani Suna hanımın dediği gibi “giderek eksiliyoruz” ve eksilmeye devam edeceğiz. Türk Aydınlanma Devriminin en büyük kalelerinden biri daha düştü ve biz biraz daha yalnızlaştık. Ben yalnızlığımızı “onu tanımayan internlerin, stajiyer doktorların bakışlarından” anlıyorum, kime dokunduklarını bilmeyen hoyratlıklardan, aldırmazlıklardan. Korkuyorum ki, bu belleği zayıf ülke belki de onu bile unutup gidecek.

Şimdi gecenin dördünde bu yalnızlığı paylaşmak için yazdım ve bildiğim tüm adreslere bu yazıyı gönderdim. Umarım değerli vakitlerinizi çalmadım, üyesi olduğum forumları meşgul etmedim.