![]() |
||
| potmodern
darbeye direnen roman : bin hüzünlü haz'da belirsizliğin bilgeliği : çimen günay : 21012002 |
||
|
Bu bağlantısız cümleler
arasından, Çin'in Amerika ve Rusya'dan sonra üçüncü güç olarak ortaya
çıktığı zamanın ürettiği yeni ve diri dünya tasarısının heyecanını yakalamak
özlemini, Bob Perelman'ın "Çin mahallesinde gezinirken karşılaştığı
ve idyogramatik başlıklarını anlaşılmaz bulduğu bir fotoğraf kitabını
an[lattığı]" gerçeği gölgeliyor
(Jameson 89). Bugün artık, modern dünya tasarısının sunduğu gerçek kavramı
elimizden kayıp gitti; Jameson, bu kopmayı salt kültürel bir mesele olarak
ele almanın eksikliğini şu sözlerle dile getirmektedir:
Bu yazının amacı postmoderni
konumlandırmak değil; kuşkusuz bu daha kapsamlı bir çalışma gerektirir.
Burada amaç, bu coğrafyadaki yerleşik gerçek
anlayışından yola çıkarak, Hasan Ali Toptaş'ın Bin
Hüzünlü Haz adlı romanı bağlamında, Jameson'un sözünü ettiği
yepyeni toplumun bir üyesi olan yazarın Türk yazınındaki duruşunu belirlemek.
Cevabını bulmaya çalıştığımız soru, Türk romanı söz konusu olduğunda,
dış dünya ile örtüşen bir anlatımın nereye kadar vazgeçilesi
olduğudur. "Cervantes'in
Hor Görülen Mirası" başlıklı yazısında, insanın elinde artık tek
kesinlik olarak "belirsizliğin bilgeliği"nin kaldığını iddia
eden Milan Kundera'nın (Kundera 14) bu noktadan hareketle, Franz Kafka'yı
"roman tarihindeki yeni yönelim" (34) olarak işaretlediğini
biliyoruz. Sözünü ettiğimiz yazısında Kundera, romanın artık gerçekliği
değil "insan olanaklarının alanı" olarak tanımladığı
varoluşu incelediğini ısrarla vurgulamaktadır
(Kundera 53). Todorov da, doğal bir dünyanın arka planında algılanan esrarengiz
olaylarla ilerleyen eski fantastiğin, betimlenen dünyanın tümüyle tuhaf
olduğu Kafka anlatıları sayesinde, yeni bir yönelim kazandığını belirtmektedir
(Todorov 9). Todorov'a göre, "doğurduğu ikircikle gerçekle gerçekdışı
arasındaki azaltılamayan karşıtlığın varlığını" sorgulayan yapıtların
yarattığı belirsiz izlenim, "gerçekle gerçekdışı arasındaki sınırın
sorgulanması oranında mükemmel bir edebiyat örneğini temsil e[tmektedir]"
(9). Artık "metnin sayısız alegorik yorumu yapılabil[mekte]; ama
metin, bunlardan herhangi birini onaylayacak hiçbir açık işaret ver[memektedir]"
(10). Gözlerimizi Türk yazınına
çevirdiğimizde ise, çok az sayıda yazarın insan olanaklarının alanını
keşfe çıkmaya cesaret edebildiğini görüyoruz. Tutunamayanlar'da
küçük burjuva/aydın kavramlarını sorgularken deliliği de bir olanak olarak
sunan Oğuz Atay, eleştirmenlerce kendine kapanan bir "kara anlatı"
olarak (Gümüş 79) tanımlanan Buzul Çağının Virüsü'nde
okuru bir anaforun içine çeken Vüs'at O. Bener ve Gece'de
belirsizliğin dünyasına adım atan Bilge Karasu gibi, buna cesaret edenler
de anlaşılmaz olmakla suçlanmışlardır. Dilin sınırlarında gezinen bir
yazar olan Hasan Ali Toptaş da Türk romanındaki yerleşik gerçekçilik anlayışını
zorlayan yazarlardandır. Gerçekdışı olanı sanki olağanüstü hiç bir yanı
yokmuşcasına betimleyerek, gündelik yaşamın o ana dek algılanmamış yanlarını
duyumsatan Toptaş, bu özelliğiyle Kafka'ya en çok yaklaşan isimlerden
biridir. Hasan Ali Toptaş'ın üslûbunu belirleyen en önemli özellik, kurguda
ve dilde çok katmanlılıktır; bu nedenle Toptaş'ın anlatıları da zor anlaşılır
metinler olarak kabul edilmiş, az okunmuş ve az tartışılmıştır. 1958, Çal (Denizli)
doğumlu olan Hasan Ali Toptaş, 70'lerden beri geceleri yazdığını söylüyor;
bugün bir devlet dairesinde sürdürdüğü memuriyetiyle de Kafka'yı hatırlatan
yazarın geçmişinde, dolmuş muavinliğinden inşaat işçiliğine çeşitli deneyimler
bulunmaktadır. Toptaş, 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan
Gölgesizler ile birlikte, geniş bir
okur kitlesi tarafından tanındı. Bu romanın ardından, 1996 yılında, yazarın
üçüncü romanı Kayıp Hayaller Kitabı'nı
da yayınlayan Can Yayınları'nın, Toptaş'ın son romanı Bin
Hüzünlü Haz'ı fazla karmaşık bularak geri çevirmesi, bugün
bu coğrafyada roman sanatından neler beklendiğini tartışmak için iyi bir
çıkış noktası olabilir. Nitekim, yazarla yapılmış çeşitli röportajlardan,
kendisine Ahmet Altan veya Buket Uzuner gibi yazmasının öğütlendiğini
öğreniyoruz. Hem yazısını hem de yaşamını popülerliğin uzağında bir yerlerde
tutmaya çalışan Toptaş'ın bu postmodern
darbeye direnişi, bugün bize Bin Hüzünlü Haz'ı
okumak ve bu soruları sormak fırsatını veriyor. Gelenekselin dışına çıkmaya
çalışan her yaklaşım post-modern midir? Modern, ne zaman bu kadar dogmatik
bir gerçeklik haline geldi ve sinsice yaşamlarımıza yerleşti? İlk romanı Sonsuzluğa
Nokta'da, okurları bir trafik kazası sonucunda yatağa mahkum
olan eski bir devrimcinin bilincine taşıyan Toptaş, zaman düzleminde yarattığı
parçalanmış kurguyla, roman boyunca izlediğimiz karakterlerin kimliklerini
başarıyla gizlemiştir. Zaman kurgusundaki bu çok katmanlılık, yazarın
ikinci romanı Gölgesizler'de de görülür.
Kentteki bir berber dükkanından insanların birer birer kaybolduğu bir
köye gidip gelen Gölgesizler'in okuyucusu,
gerçekle düş arasındaki sınırda dolaşmaktadır; benzer bir şekilde, Kayıp
Hayaller Kitabı'nda, küçük bir kasabada eski bir aşkın izini
süren okur, kişilerin ve öykülerinin örtüşmesiyle, kendisini bir labirentte
bulur. Toptaş'ın sıradışı kurgularıyla okuru fantastik dünyalara çeken
romanlarının ortak özelliği, bu romanlarda toplumsal sorunların bireyler
bağlamında örtük olarak işlenmesidir.
Sonsuzluğa Nokta'da evlilik kurumu,
öğrenci olayları ve işsizlik gibi motifler etrafında şekillenen bireysel
hesaplaşma, Gölgesizler ve Kayıp Hayaller Kitabı'nda
da yalnızlık ve korku içindeki bireyin, hepsi birbirine benzeyen insanların
oluşturduğu bir topluluk karşısındaki kıstırılmışlığı ile belirginleşmektedir.
Toptaş'ın romanları arasında biçimsel benzerlikler de bulunmaktadır; sürekli
bir çıkışsızlığı, bir kıstırılmışlığı imleyen döngüsel kurgular, tüm romanlarda
şiirse bir dille bütünleşir. Zaman ve mekânın somut bir şekilde tanımlanması,
olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerinin kurulması ve karakterlerin
kişilik özelliklerinin betimlenmesi gibi unsurlar, gerçekle düş arasındaki
sınırın ortadan kalktığı bu romanlarda, eskiden olduğu gibi önemli değildir.
Hasan Ali Toptaş, son romanı Bin Hüzünlü Haz'da
da, okura neyin gerçek olduğu sorusunu tekrar tekrar sordurmaktadır. Yaşamı yazmakla eş
tutan Toptaş'ın, varlığın sözcüklere indirgendiği şiirsel bir dille yazmayı
tercih etmesi, aslında yazarın yaşam
ve yazın arasında kurduğu özdeşliği
yapıtlarında somutlaştırma arzusunu yansıtıyor. Yazarın 1993'de basılan
Yalnızlıklar adlı şiir kitabı, Toptaş'ın
yaşamına sinen ve tüm yapıtlarına egemen olan en büyük deneyim olan yalnızlığın
algılanışı üzerine aforizmalardan oluşmaktadır. Şiir kitabının adı, daha
en baştan, sonuna bir çoğul eki takıp "yalnızlık" kavramını
sorgulanır kılan Toptaş'a dair önemli bir ipucu vermektedir; Yalnızlıklar,
Hasan Ali Toptaş'ın, kelimelerle oynamayı ve insanları şaşırtmayı sevdiğinin
en açık kanıtıdır. Bir diğer kanıtı da karşı taraf sunuyor; Toptaş'ın
kırık dizelerin kendisinden habersiz birleştirilerek basıldığını söylediği
bu şiir kitabı ve Bin Hüzünlü Haz'ı
"bu kitap yanlış basılmış; cümleler, harfler birbirine karışmış"
diyerek kitapçılara geri getiren kimi okurlar da, "modern"in
yolunun bir şekilde tıkandığını kanıtlamakta, "modernizm"in
giderek dogmatikleşen yönünü gözler önüne sermektedir. Hasan Ali Toptaş'a
göre, gerçekliğin bir ürünü olarak dayatılan anlam aslında belirsizdir;
okuma eylemi sırasında okurun belleğinde üretilen anlamla örtüşme ihtimalinin
romanı olan Bin Hüzünlü Haz da, tam
da bu nedenle, bu örtüşmenin olduğu noktada sona ermektedir. Bin
Hüzünlü Haz'da merak öğesini başarıyla kullanmasına rağmen
Toptaş, bu öğeyi besleyecek organik bir olay örgüsü kurmaktan kaçınmıştır;
episodik bir yapıya sahip olan bu romanın bölümleri, tekrar eden imgeler
aracılığıyla birbirine eklemlenmektedir. Bin
Hüzünlü Haz, sonradan adının Alaaddin olduğunu öğreneceğimiz
bir kişinin, her gün cinayetlerin işlendiği ve insanların giderek hissizleştiği,
kan gölüne dönmüş bir şehirde kendisini ne kadar kıstırılmış hissettiğini
anlatmasıyla başlar. Şehre dair söylenenler, daha çok postmodern kültürün
parodisini yapmak için biraraya getirilmiş unsurları andırırlar; şehir
hayatına, başat öğesi zevk olan bir vahşet ve pornografi hakimdir. İşlenen
cinayetler her gün televizyondan da yayınlanmakta ve tüm insanlar gibi
Alaaddin de bu kanlı cinayet görüntülerini seyretmektedir. Araya reklamların
girmesiyle anlatı düzleminde bir kayma olur ve sloganlar Alaaddin'in anlattıklarına
karışmaya başlarlar. Okur, Alaaddin'in yarım kalmış cümlelerini tamamlamak
ve reklam sloganlarının hepsi birbirine karışan sesini, eksik bırakılan
ya da bitişik yazılan kelimeler arasından seçmek durumunda kalır. İlk
bölümün sonunda, Alaaddin'in anlattıklarının aslında ikinci bir kişi tarafından
aktarıldığı anlaşılır. Arada bir Alaaddin'in sesini duyduğunu söyleyen
bu anlatıcı, Alaaddin'i beklerken oturduğu terastan görünenleri anlatmaya
koyulur. Bu andan itibaren, roman boyunca anlatı düzlemi pek çok kez fantastiğe
kayar; ancak, bu durumları anlatıcının düşleri diye yorumlamak da imkansızlaştırılır.
Çünkü anlatıcı, kimi zaman Alaaddin'in yokluğunda düşler kurarak avunmaya
çalıştığını söylese bile, sözlerini ve edimlerini muğlaklaştırmakta, en
çok "bilmiyorum" sözünü tekrar etmektedir. "Bu sözleri
o sırada yavaşça mırıldandım mı, kendimi tutamayıp yaprak yaprak titreyen
karanlık bir sesle haykırdım mı, yoksa yalnızca düşündüm de içimdeki sesin
aniden dışarıya çıkıp merdivenin basamaklarında yankılandığını mı sandım
bilmiyorum" (Toptaş 32). Anlatıcının arada
bir içine çekildiği bu "gerçekdışı" dünyadan sıyrılıp Alaaddin'i
bulmak amacıyla sokağa çıkmasıyla bir arayış başlar. Bu arayış motifi,
okuyucuya organik bir olay örgüsü sunmasa da, anlatı düzleminde sona doğru
ilerleyen bir patikaya işaret etmektedir. Alaaddin'in peşine düşen anlatıcı
Motel ROM'a sürüklenir; Motel ROM'daki kadın, etrafta bir sürü Alaaddin
olduğunu söyler ve anlatıcıyı Alaaddin'i kafasında yaratmakla suçlar.
Düş ile gerçeğin aynı
şey olabileceği iddiası, gerçek kavramının geleneksel alımlanışını ortadan
kaldırır; böylece, anlatının tutarlı bir zaman-mekân düzleminde ilerlediği
noktalarda bile anlatılanların gerçekliği sorunsallaştırılmış olur. Anlatıcı,
roman boyunca pek çok yerde edimlerini muğlaklaştırır; kimi zaman olanları
"daha doğrusu" (79) deyip yeni baştan ve çok başka bir biçimde
anlatır, kimi zaman da "[böyle] desem herhalde daha doğru olur"
(62) ya da size "[böyle] demek zorundayım" der (27). 'Belki',
'sözgelimi' ve 'sanki' üçgeninde ilerleyen Bin
Hüzünlü Haz'da neyin "gerçek" olduğu asla anlaşılmaz.
Bin
Hüzünlü Haz'da anlatıcının ve Alaaddin'in aslında neleri simgelediğine
dair en açık ipucu, anlatıcının ormanda kaybolduğu bölümde verilmektedir.
Ormanda Hansel ile Gretel'e, Kırmızı Başlıklı Kız'a ve Kırk Haramiler'e
rastlayan anlatıcı, biraz daha ilerleyince bir yeldeğirmeni görür ve çok
geçmeden de karşısına bir şövalye çıkar. Anlatıcı, bu sefer de Don Kişot'un
zırhının çıkarttığı seslerin peşine takılır ve düşsel bir zamana geçer.
Bir süre sonra anlatıcı,
sanki kendisine üzerinde bir zırh, elinde de bir mızrak varmış gibi geldiğini
söylemeye ve Don Kişot kılığına bürünmeye başlar. "Kafasındaki belirsizlikle
ormanın belirsizliği arasında tıpkı bir belirsizlik bilgesi gibi dur[an]"
Don Kişot imgesiyle bütünleşen anlatıcı, "roman"ın geçmişten
yankılanan sesi olduğunu böylece ortaya koyar (83). Alaaddin'i arayışın
anlatıcıyı getirdiği son nokta, ortaçağ kentlerini andıran bir yerdir;
ancak bu şehir betimlenirken araya gökdelenler, banka şubeleri ve alışveriş
merkezleri karışır. Bu iki mekânın örtüşmesiyle anlatı, bir yüzünü başladığı
noktaya döner; çünkü, bu şehrin aslında anlatıcının romanın başında bahsettiği
şehir olduğu belirginleşir. Yüzyıllar sonra göstericilerin polis panzerlerinden
kaçtığı şehir meydanında, yedi ölü ve başlarında da ağlayan kadınlar vardır.
Zamandaki parçalanmışlık, giderek zamanın ortadan kalktığı bir hal alır
ve göstericiler tekrar meydana doluşurlar; şehrin lunaparkının gürültüsü,
mahşeri kalabalığın gürültüsüne karışır. Yedi ölüden en genç olanının
hikayesini anlatmaya karar verdiğini söyleyen anlatıcı, bu ölünün Alaaddin
olduğunu iddia eder:
Anlatıcının, yedi
ölünün en genç olanının hikayesini anlatmaya karar verip bu genci Alaaddin
olarak adlandırdığı noktadan itibaren, Bin Hüzünlü
Haz'da dilin herhangi bir gerçeği yansıtmadığı, fakat onu bir
olanak olarak-Derrida'nın deyimiyle-kurduğu
iyice belirginleşir. Anlatı, ilk defa olarak, anlatıcının iradesinin hâkimiyetinin
hissedildiği noktada, hiçbir kuşkuya imkân vermeyen bir kesinlik kazanır.
Artık anlatı, kendisini anlatmaktadır. Alaaddin'in kardeşi tahtı ele geçirmiştir
ve tüm kentte Alaaddin'i aratmaktadır:
Alaaddin'in mahzendeki
tutsaklığı, romanın başında şehirde hissettiğini söylediği kıstırılmışlığa
denk düşmektedir; döngünün tamamlanmak üzere olduğu böylece ortaya çıkar.
Anlatıcı, Alaaddin'e yemek götüren Tatar kızını okurun gözünde şüpheli
kılarak, okuyucuların beklentilerini biçimlendirmeye koyulur. Çok geçmeden
bu müdahale, anlatının akışını değiştirir; Tatar kızı, kendisinden şüphelenen
birinin saldırısı sonucunda bir cinayete kurban gider. Anlatıcı, karanlık
mahzende cinayeti işleyenin yüzünün görünmediğini söylemesine karşın,
kâtil olarak Alaaddin'i ortaya atar:
Dışarıdan habersiz
bir şekilde mahzende saklanan, Tatar kızının getirdiği yemeklerle yaşamını
sürdüren ve ne olup bittiğini yine ondan öğrenen Alaaddin'in Tatar kızı
hakkında, okuyucunun içinde uyanan şüpheye benzer bir şüphe duyabilmesi,
ancak onun da bu anlatının okuyucusu olmasıyla mümkün olacağından, Alaaddin'in
aslında okur olduğu ortaya çıkmış
olur. Bütün bu arayış, bu yolculuk, okuru bulmak içindir. Roman boyunca
Alaaddin'i arayan anlatıcı ise kimi yerde yazar, kimi yerde de anlatının
kendisidir. Bu ikizlik, bir yandan yazarın anlatının yaratılması sürecinde
aslında yazdıklarına dönüşmekte olduğuna vurgu yaparken, diğer yandan
da yazarın kendisini kişisel olarak tanımayan insanlar tarafından ister
istemez yazdıklarından ibaret kılındığına işaret eder. Tatar kızının ölümüyle
kendisini "belleğindeki geçmişte" (116) bulan Alaaddin, son
bölümde "yazın"ın etrafında döndüğü soruyu sorar: "Hayat
nedir?" Tam da Kundera'nın dediği gibi, gerçeği
değil ama varoluşu açıklamanın peşindeki
romanın da sorusudur bu; ancak cevapsız kalacaktır. Alaaddin'e romanın
sonunda "Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat" (117)
diyen Haraptarlı Nâfi de okura, elindekinin eninde sonunda bir roman olduğunu
hatırlatır. Tarih boyunca çeşitli anlatıların içinden geçerek okurunu
arayan bu anlatı, onu bulduğu noktada da sona erer, yani anlatıcının bir
roman kişisi gibi kurmacaya katıldığı ve Alaaddin'le gözgöze geldiği anda.
Haraptarlı Nâfi'nin romanda cevaplayamadığı sorunun cevabını, kitabın
kapağına gizleyen Toptaş da, okuru, romanı ilk eline aldığı noktaya geri
götürür: Başlığa. Hayat, bin hüzünlü hazdır. Gösteri
dergisinde yayımlanan bir röportajında, Bin Hüzünlü
Haz'ın "bir yanıyla roman sanatı üzerine yazılmış bir
roman" olduğunu söyleyen Hasan Ali Toptaş, "son cümlesine kadar
kahramanını arayan" metnin, onu ararken "kahramana dönüştüğünü"
ve bu serüven boyunca hem hayatın hem de geçmiş anlatıların içinden geçtiğini
belirtmektedir; yazara göre Bin Hüzünlü Haz,
"Hasan Ali Toptaş'ın romandan ne beklediğinin de romanıdır"
(Çağlar 30). Toptaş'ın herşeye rağmen okurunu arayan bir roman kurgulamış
olması, üretilen gerçeklerin-Baudrillard'ın deyimiyle simulasyon'un-krallığında
bile, ortak bir gerçek paydası bulunabileceği ihtimaline "tutunduğunu"
göstermektedir; bu nedenle yazarı gerçek kavramını yürürlükten kaldıran
postmodern bakış açısının bir temsilcisi olarak görmemek gerekiyor. Dış
dünya ile örtüşen anlatı, okurla iletişim kurma çabasını ortadan kaldırmaya
niyetlenmediği sürece vazgeçilesidir;
bu çaba ortadan kaldırıldığı anda ise, romanın varoluşuna ilişkin en önemli
unsur yok edilmiş olacaktır. "Belirsizliğin bilgeliği" elimizde
kalan tek kesinlik olsa da, Bin Hüzünlü Haz'da
hâlâ bir buluşma noktası konumundadır. Buradaki ironinin bir benzeri,
tam da "yalnızlık" kelimesinin sonuna bir çoğul ekinin eklendiği
noktada oluşmaktadır; bu ek, yalnızlığı bir olanak olarak ortadan kaldırmayı
başaramaz. Benzer bir şekilde, belirsizliğin artık bilgelik kabul edildiği
bir zamanda bile, insanlar çaresizce bunu paylaşmak ve bu bilgeliğe bir
kesinlik atfederek onu meşrulaştırmak istemektedirler. İçinde, Alaaddin
ile ona Motel ROM'un yerini tarif eden garson ve yine Alaaddin ile Motel
ROM'daki kadın arasında geçenlerden başka diyaloğun bulunmadığı bu roman,
insanlar arasındaki iletişimsizliği vurguladığı kadar, iletişim çabasının
sessiz direnişini de ortaya koymaktadır. Bütün bunlara ek olarak,
Toptaş'ın, daha önceki romanlarında olduğu gibi Bin
Hüzünlü Haz'da da, parmağıyla göstermeden de olsa, dış dünyaya
ilişkin bazı gerçekliklere işaret ettiğini de söylemek gerekiyor. Fonda
beliren şehir kültürü, gökdelenler, TV bağımlılığı, meydanlara taşan öğrenci
olayları, polisten dayak yiyen göstericiler, Bin
Hüzünlü Haz'da "anlatı[nın], gerçeğini insanları birbirine
bağlayan gündelik ayrıntıların içinde bul[duğunu]" kanıtlamaktadır
(Batur 50). Bir arayış, bir cinayet, bir aşk ile bir anda alelade bir
macera romanı tadını yakalayan bu romanda, serüven anlatılarının içinde
"öylesine varolduğunu" düşündüğümüz, çoğu kez de "gözümüzden
kaçacak önemsizlikte" olan kimi öğelerin aslında "belkemiği
niteliği al[abilecek]" öğeler olduğunu da düşünmeliyiz (Batur 50).
Hem Borges'de hem de Tanpınar'da karşımıza çıkan zaman metaforu, Kafka'nın
ve Cervantes'in düşle gerçeğin arasına sıkışan büyülü dünyaları ve Oğuz
Atay'ın Tutunamayanlar'da başarıyla
kullandığı belirsizlik boyutunun oluşturduğu bir temel üzerinde yükselen
Bin Hüzünlü Haz, yazın eleştirisinin
bugüne dek sorduğu çeşitli soruların içinden geçerek ilerlemekte ve yazarın,
okurun ve romanın iradelerini sorgulamaktadır. En son varılan noktada,
bu üç iradenin ortak hakimiyeti kabul edilmiş olur; yazarın iradesi, arka
arkaya dizilen sözcüklerden bir roman oluşturulamayacağı için; okurun
iradesi, roman ne olursa olsun bir çeşit iletişim amacı taşıdığı için
ve romanın iradesi de kurgusal evrende, yazarın ve okurun her koşulda
buluşacağı ortak bir noktanın varlığı imkânsız olduğu için kabul edilir.
Roman kuramı üzerine
yapılan çalışmaların hemen hepsinde, romanın çıkışındaki temel metaforun
yolculuk olduğu belirtilmiştir. Don Kişot'tan
Bugüne Roman adlı kapsamlı ve nitelikli çalışmasında bu metaforun
izini süren Jale Parla, Türk romanının uğrak noktalarını başarıyla ortaya
koymaktadır. Parla'ya göre, çeşitli serüvenlerin eşlik ettiği bu yolculukta
okur, okuma edimi süresince bir özdeşleşme yaşamaktadır. Bin
Hüzünlü Haz'da ise, okurdan okuduğunun bir kurgu olduğunu dürüstlükle
kendisine anımsatan yazarı takdir etmesi beklenmektedir; bu anlamda, Bin
Hüzünlü Haz'ın okuru, yazılanlarla özdeşleşmemesi istenen donanımlı
bir okur. Bin Hüzünlü Haz'ın iradesini
kabul edeceği okur, sadece romanı okuyacak bir okur değildir; yitik harfleri
bulup yerine yerleştirecek, cümleleri tamamlayacak ve bu romanın tek bir
anlam kalıbına sığmasının imkânsızlığını anlayacak
biridir. Bir imkânsızlığı anlatmak için bile olsa, okurla olan iletişimin
izini süren Hasan Ali Toptaş, soylu bir amaç uğruna, elinde bir mızrakla
yeldeğirmenlerine saldırmaktadır. Jale Parla, "ancak kötü metinler bitebilir; çünkü unutulurlar" (Parla 342) diyerek Don Quijote'nin ilham kaynağı olduğu romanları sıralıyordu; Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz'ı da, Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Jorge Louis Borges'in Don Quijote Yazarı Pierre Menard, Orhan Pamuk'un Beyaz Kale'si gibi eserlerin yanına adını yazdırmaktadır. Roman boyunca pek çok kez okura seslenen anlatıcı ve kendilerini "içinde değişik serüvenlere ait binlerce cümle taşıyan, yüzü virgüllerle dolu upuzun bir cümle gibi hiss[ettiklerini]" (Toptaş 78) söyleyen roman kişileri aracılığıyla, romandaki dünyanın dışında geliştiği hatırlatılan Bin Hüzünlü Haz, üstkurmaca türünün doruklarında geziniyor. Postmodernizme gelince, o bu coğrafyada kendisini henüz yayınevlerinin yaptığı "darbe"lerde göstermeye çalışmaktadır.
Kaynakça: |
||