Dr.
Süha Oğuzertem, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyat Bölümü'nde öğretim
üyesidir.
Burada
sunulan yazı, TÖMER tarafından 22-23 Kasım 2001 tarihlerinde düzenlenen
"Türkiye'de Eleştiri ve Deneme" sempozyumundaki konuşmaya
dayanmaktadır.
Akademik eleştirinin
sorunları kimi ilgilendirir? Bu konu, ülkemizde zaten pek geniş olmayan
okur kitlesini ilgilendirmek zorunda mı? Akademik nitelikli çalışmalar,
eleştiriler, incelemeler edebiyat dünyamızda, kültür yaşamımızda kendilerine
bir yer edinmişler midir ki bu konu, bu sempozyuma katılanları ilgilendirsin?
Bakın Güven Turan ne güzel söylemiş: "[O] akademik inceleme dediğiniz
şey pek kitaplaşmaz, kimi dergilerde ya yayımlanır ya yayımlanmaz.
Zaten akademisyenler okullarıyla sözleşme yapsınlar diye yayımlanırlar,
kimse ciddiye almaz" (Akatlı 23). Güven Turan haklı; nereden
bakarsanız bakın, "akademik eleştiri" tatsız bir konu hâline
gelmiş durumda. Ben de böyle bir konuda konuşmayı göze alarak önemli
bir risk üstleniyor, bir anlamda kendimi feda ediyorum!
Güven Turan'ın
sözleri birçok iyi okurun duygularını, yerinde gözlemlerini dile getiriyor.
Türkiye'de edebiyat dünyası "akademik eleştiri" diye bir
şeyin anlamlı katkıları olmadan bugüne kadar idare edebildi. Ancak,
bugün geldiğimiz noktada bunun böyle devam edemeyeceği anlaşılıyor.
Peki bugüne kadar akademik eleştiri olmadan idare ettiysek neden bundan
sonra da idare edemeyelim?
Bu konuşmada şunu
vurgulamaya çalışacağım: Türkiye'de eleştirel etkinlik hem nicelik
hem de nitelik bakımından bir tıkanma noktasında. Bunun aşılması için
hem piyasadaki edebiyat eleştirisinin, hem de akademideki edebiyat
eleştirişinin bir dönüşüm geçirmesi gerekiyor. Bunda da en etkili
rolü üniversiteler ve onların Türkoloji bölümleri üstlenebilir. Akademik
nitelikli edebiyat çalışmalarının sorunlarının aşılması genel olarak
eleştirel etkinliğin önünü açacaktır. Çeşitli kurum ve kesimlerin
işbirliği ile bir yenilenme sürecine girilmezse eleştirel etkinliğin
geleceği pek parlak olmayacaktır. Oysa sorunların kaynağını saptayıp
gerekli kurumsallaşmaya gidilebildiğinde olumlu sonuçlar alinabilmektedir.
Sorunların nasıl aşılacağı konusunda önemli bazı deneyimler de oluşmaktadır.
Türkiye'de eleştirel
etkinliğin hem nicelik hem de nitelik açısından bir tıkanma noktasında
olduğunu söyledim. Acaba gerçekten öyle mi? Önde gelen bazı eleştirmenlerimizin
bu konudaki tanıklığına başvurduktan sonra anlamlı olabilecek bazı
sayılara göz atmak yerinde olacak. Hatırlayacağınız gibi, Kitaplık
dergisinin Eylül-Ekim 2001 tarihli 49. sayısının oturum konusunun
başlığı"Eleştirmensiz Olur mu?" idi. Bu başlık bile kendi
başına yeterince anlamlı. "Eleştirmensiz Olur mu?" Demek
ki dergi yöneticileri Türkiye'de eleştirel etkinliğin kritik bir noktaya
geldiğini saptamış ve buna uygun olarak, bir kaygıyı dile getiren
bir başlık atmışlar. Oturumu yöneten Füsün Akatlı'nın giriş sözleri
son derece anlamlı:
"Isterseniz
bir dönem karşılaştırması yapalım. Eleştirinin işlevsiz olduğu gibi
ortak bir saptayım var. Hep mi böyleydi, yoksa giderek mi işlevini
yitirdi eleştiri? Ya da işlevini yitirmedi de, niteliksel ve niceliksel
olarak ağırlığını yitirdi de onun için mi böylesi egemen bir düşünce
ortaya çıktı?" (21)
Sözlerinin devamında
da Füsün Akatlı'nın eleştirinin önceki dönemlere göre bir gerileme
içinde olduğunu düşündüğünü öğreniyoruz. Türkiye'de eleştirinin önde
gelen adlarından Fethi Naci'nin de eleştirel etkinliğin gidişatından
memnun olmadığını sık sık okuyoruz. Cumhuriyet-Kitap'ta 1 Kasim 2001'de
yayımlanan "Okumak, Okumamak Üzerine" başlıklı yazısında,
Fethi Naci, eleştirmenlerin kendilerini sadece günün kitaplarını okumakla
sınırlayamayacaklarını, geçmişin yapıtlarını da okumak zorunda olduklarını,
bununla yetinmeyip öteki ülkelerin çağdaş yazarlarını izlemek durumda
olduklarını, dahası, edebiyat kuramlarındaki yenilikleri de izlemeleri
gerektiğini söylüyor. (Buna eleştirmenlerin edebiyat dışındaki alanlarda
birikim sahibi olma zorunluluğunu da ekleyebiliriz.) Şöyle sürdürüyor
Fethi Naci:
"Düşündükçe
eleştirmenin, eleştiriyi ciddiye alan eleştirmenin, işinin epey güç,
epey yorucu olduğu anlaşılıyor; sanırsınız ıstırap çekmek için gelmişlerdir
dünyaya! Bunun için olsa gerek, şairlerimiz, hikâyecilerimiz, romancılarımız
durmadan çoğalıyorlar da kendilerini eleştiriye adamış eleştirmenlerin
sayısı bir türlü iki elin parmaklarını geçmiyor. Gençler akıllı; ne
diye merak sarsınlar böylesine nankör bir işe!" (3)
Peki Füsun Akatlı
ve Fethi Naci, eleştiride duraklama ya da gerileme olduğu yolundaki
sezgilerinde haklılar mı? Bu sezgilerin geçerliliğini tartmanın bir
yolu var mı? Eğer bu deneyimli eleştirmenlerimiz haklılarsa, hepimizi
rahatsız eden "Türkiye'de eleştirmen yok" saptaması önemli
ölçüde haklılık kazanmaz mı? "Türkiye'de eleştirmen var mı, yok
mu?" tartışmasının nasıl doğduğunu biliyoruz. Yapıtlarının hakettiği
ilgiyi görmediğini düşünen bazı edebiyatçılarımız "Türkiye'de
eleştirmen yok" derken kişisel bir tepkiyi dile getirirler. Burada
duygusallığın önemli bir yeri vardır. Onlar aslında "benim yapıtlarımın
değerini farkeden eleştirmen yok" demek isterler. Diğer bir deyişle,
onların bu sözleri, aslında, bir nitelik yokluğunu anlatmış olur.
Bu tür bir sitem, bazı eleştirmenlerin karşı-sitemine yol açar. Ancak
onlar da yanıtlarında nicelik değil, nitelik üzerinde durur ve yakınmacıların
yapıtlarının zaten pek de değerli olmadığını ima ederler: Yakınmacıların
ürünlerinin gerçek bir değeri olsaydı birileri tarafından er geç farkedilirdi
nasıl olsa!
Zaman zaman adı
eleştirmenler arasında anılan bir kişi olarak ben, Türkiye'de eleştirmen
olmadığı yakınmasından alınmıyorum. Çünkü konuyu nitel açıdan değil
de, nicel açıdan ele alacak olursanız, "Türkiye'de eleştirmen
yok" savı belli bir gerçeği dile getiriyor. Türkiye'de eleştirmen
yok değil ama çok az. Bunu neye dayanarak söylüyorum? İsterseniz bu
noktada sayıların tanıklığını devreye sokalım. Yapı Kredi Yayınları
tarafından birkaç ay önce yayımlanan Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar
Ansiklopedisi'nde yer verilen 2126 yazardan acaba kaçı"eleştirmen"
olarak nitelenmiştir? Tanzimat'tan bu yana şiir, öykü, roman ve diğer
türlerde ürün veren yüzlerce edebiyatçı arasında eleştirmenlerin yeri
acaba nedir? Edebiyatçılar Ansiklopedisi'ne dayanarak yaptığım döküme
göre, 2126 edebiyatçı arasında "eleştirmen" kimliği uygun
görülen toplam 64 adla karşılaşıyoruz. Bunlardan 5'inin sinema, müzik
ve resim eleştirisi alanındaki çalışmalarıyla "eleştirmen"
kimliğini kazandıklarını, yani "edebiyatçı" kimliklerini
edebiyat eleştirisine borçlu olmadıklarını göz önünde bulundurursak,
geriye 59 eleştirmen kalmaktadır. Ansiklopedi, 10 kişiyi özel olarak
"tiyatro eleştirmeni" diye nitelemektedir. Eğer tiyatro
eleştirisi ile edebiyat eleştirisini komşu olmakla birlikte farklı
alanlar sayacak olursak geriye 49 edebiyat eleştirmeni kalmaktadır.
Yani 2126 edebiyatçı içinde 49 eleştirmen; diğer bir deyişle, yüzde
2.3. Ancak, şunu unutmayalım: "49" rakamı, ülkemizde hâlihazırda
etkin görev yapan eleştirmen sayısını belirtmiyor. Bu rakam, Tanzimat'tan
bu yana geçen yaklaşık 150 yıllık bir dönemin toplam eleştirmen sayısını
belirtiyor. Oysa bugün ürün veren ve ürünlerinin eleştirmenler tarafından
değerlendirilmesini arzu eden edebiyatçılarımızı asıl ilgilendiren
rakam bu değildir; onları ilgilendiren-hâliyle-henüz müteveffa statüsü
kazanmamış olan eleştirmenlerin mevcudu, diğer bir deyişle, hayatî
mevcudiyetidir! Öyleyse, izninizle, 49 eleştirmenden kaçının hayatta
olduğuna bakalım. Ansiklopediye göre, 49 eleştirmenden 31'i bugün
yaşamaktadır. (Aslında bir eleştirmenimizin hâlen hayatta bulunup
bulunmadığı konusunda bir belirsizlik olduğu anlaşılmaktadır; ancak
tersi belirtilmedikçe "yaşıyor" sayılmalıdır.) Öte yandan,
bu eleştirmenlerden birinin de aslında "sanat eleştirmeni"
sayılmasi gerektiği anlaşılıyor; dolayısıyla geriye 30 edebiyat eleştirmeni
kalmaktadır. 30 eleştirmenin hepsinin hâlen etkin bir eleştirmenlik
yaşamı sürdürüp sürdürmediği konusunu bir yana bırakalım. (Tabiî bu
cümle de size bir şeyler sezdiriyor, ama o konu üzerinde durmayalım.)
İsterseniz, şimdi de, yaşayan 30 edebiyat eleştirmeninin yaş durumuna
bir göz atalım ve eleştirinin gelişimi hakkında bir fikir sahibi olmaya
çalışalım. Ansiklopediye göre, 1910'lu yıllarda doğan 1, 1920'li yıllarda
doğan 2, 1930'lu yıllarda doğan 5, 1940'lı yıllarda doğan 10, 1950'li
yıllarda doğan 10, 1960'lı yıllarda doğan 1 ve 1970'li yıllarda doğan
1 eleştirmen bulunmaktadır. Yani eleştirmenlerin çoğu 1930'lu, 1940'lı
ve 1950'li yıllarda doğanlardan oluşmaktadır (toplam 25 kişi). Bu
tabloda ilginç olan, 1950'li yıllarda doğanların, sayıca, 1940'lı
yıllarda doğanların sayısını geçmemis olmalarıdır. Vahim olan durum
ise, 1960'lı ve 1970'li yıllarda sadece birer eleştirmenin doğmuş
olmasıdır. 1970'li yıllarda doğan eleştirmenlerin ansiklopediye girmesi
için biraz erken olabilir ama 1960'lı yıllarda doğup 40'lı yaşlarını
sürmeye başlayan birçok eleştirmen bulunmalıydı şu an.
Bu sayıların Türkiye'deki
gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı söylenebilir. Bütün istatiksel
çalışmaların sonuçlarında sorunlar vardır. Önemli olan, sayıların
ve oranların anlamlı olup olmadığına karar verebilmektir. İlk itiraz,
ansiklopedinin bütün eleştirmenleri içermediği noktasında olacaktır.
Ne de olsa, elimizdeki ansiklopedi, yazarların biyografilerine yer
verirken-anlaşıldığı kadarıyla-kitaplaşmış yapıtlarının olup olmadığını
temel ölçüt saymaktadır. Yani, kitaplaşmamış ürünler değerlendirmeye
katılmamaktadır. Ancak bu ölçüt kendi başına yanlış sayılmaz. Böyle
bir ansiklopedi ortaya çıkartacaksanız belli ölçütler kullanmak zorundasınız.
Aynı ölçüt yalnız eleştirmenler için değil, bütün edebiyatçilar için
söz konusu olduğundan, sonuçta oranlarda çok büyük bir sapma ortaya
çıkmayacaktır. Dolayısıyla, ortaya çıkan oranların anlamlılığına güvenmemek
için bir neden görünmemektedir. Daha önemli bir itiraz ise ansiklopediye
alınan yazarların yalnız baskın kimlikleriyle nitelendiği, oysa "eleştirmen"
olarak sınıflanmayan birçok yazarın da aslında eleştiri alanında ürün
verdikleri noktasında olacaktır. Okur olarak deneyimimiz, bu itirazın
diğerinden daha çok önemsenmesi gerektiğini düsündürüyor. Ancak, yazarları
baskın kimlikleriyle niteleme yaklaşımı diğer türlerde ürün verenler
için de geçerli olduğundan, oranlarda eleştirmenler lehine küçük bir
düzeltme yapacak olsak bile genel tabloda çok büyük bir değişime yol
açamayız. Üstelik, ansiklopedinin "eleştirmen" olarak nitelediği
kişilerin yalnız eleştiriyle uğraşmadıklarını, birçoğunun baska alanlarda
da ürün verdiklerini akılda tutmalıyız.
Sayıların tanıklığından
yola çıktığımızda, "Türkiye'de eleştirmen yok" demek yanlış
olsa da sayılarının çok az olduğu açıkça görülüyor. Yüzde 2.3 oranı
son derece düşündürücü. Daha da kötüsü ise, zaten fazla olmayan sayıların
çok ciddî bir azalma eğilimi göstermesi. Bu durum, Fethi Naci ve Füsun
Akatlı'nın izlenimlerinin son derece haklı olduklarını gösteriyor.
Evet, Türkiye'de eleştiri nicelik bakımından bir tıkanma noktasında.
Peki nitelik açısında durum nedir?
Nitelik tartışmasını
başlatmak bizi sonsuz bir sarmalın içine sokabileceğinden bu konuşmada
yalnız çok belirgin olan bir sorun üzerinde durmak istiyorum. Edebiyatta
eleştirinin yeri, kapsamı, çerçevesi gibi konularda yapılan tartışmaları
izleyecek olursanız bunların belli bir konuda çıkmaza saplandığını
farkedersiniz. O da eleştiri türünün inceleme türü ile olan ilişkisidir.
Tesadüfe bakın ki Kitaplık'ın yayımladığı oturumda da bu konuda bir
uzlaşıma ulaşılamamaktadır. Her konuşmacının bu konuda farklı bir
görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Eleştiri ile inceleme türleri arasındaki
ilişki ve / ya da çelişkinin ne olduğu, bunun nasıl kavramsallaştırılması
gerektiği bir türlü netlik kazanamamaktadır.
Bu noktada yaşanan
belirsizlik daha derin bir sorunun, "eleştiri" sözcüğüne
yüklediğimiz anlamın, türün belli bir anına saplanıp kalmış olmasının
anlatımı olarak görülebilir. Eğer "eleştiri" sözcüğüne yüklediğiniz
anlam, yeterince kapsayıcı değilse, farkında olmadan ve istemeden,
türün gelişiminin önüne dikiliyor da olabilirsiniz. Eleştiri türünden
beklentiniz sorgulamaya değil de alışkanlığa dayanıyorsa zihniniz
farklı açılımları algılamıyor, sadece beklentileri yeniden üretiyor
demektir. Eleştiri konusundaki tanım ve beklenti sorunu galiba şu
noktada düğümleniyor. Türkiye'de "eleştiri" türünü "deneme"
türüne yakın, "inceleme" türüne ise uzak sayıyoruz. Örneğin
bu sempozyumun başlığı da "Türkiye'de Eleştiri ve Deneme".
Bu başlık bizi yadırgatmıyor çünkü yirminci yüzyılda oluşan, yaygınlık
kazanan ve yerleşen bir gelenek bu. Eleştiri ile deneme çoğu kez evli
muamelesi görürler ama eleştiri ile inceleme bir türlü evlenememiş,
flört aşamasında kalmışlardır. Bugünkü noktada, eleştiri ile denemenin
birlikteliğini sorgulamak ya da boşanmalarını teşvik etmek, bunu kışkırtmak
gibi bir amacımız olamaz. Ancak deneme-eleştiri tarzının bizi tek
başına doyurmadığını da giderek daha fazla farkediyoruz. Dolayısıyla,
eleştirinin denemenin yani sıra inceleme ile de evlenmesi, yani en
azından iki eşli olması yönünde talepler ne zamandır öne sürülüyor
ve son zamanlarda artıyor. Yıldız Ecevit, Varlık dergisinde yayımlanan
"Türk Edebiyat Eleştirisi" başlıklı kısa tarihçe denemesinde
yirminci yüzyılda eleştiri ile denemenin yakın akrabalığını vurgulayarak
bu tarzın öznel / izlenimci yapısı üzerinde duruyor. Ecevit'in sözleriyle,
"bir yönteme dayanmayan, tümüyle öznel renkli, çoğunlukla da
gücünü eleştirmenin başat kişiliğinden alan" (57) bu tarz "eleştiri"
giderek daha çok sayıda itirazla karşılaşıyor. Yıldız Ecevit bu ana
yönelimin karşısına 1950'lerden itibaren nesnellik arayışlarının da
çıktığını belirtiyor. Ancak görünen o ki bazı önemli adımlara karşın
eleştiri ile inceleme türleri arasındaki ilişki en iyi ihtimalle henüz
sözlenme aşamasında. Oysa bir an önce evlenmeleri gerekiyor.
Eleştiri ile inceleme
türlerinin müstakbel izdivaçlarının önünde bazı engeller var. Eleştiri
ailesinin bazı büyükleri bu birlikteliğe karşı çıkıyorlar. Örneğin,
Fethi Naci'nin eleştiri ile incelemeyi birbirinden bütünüyle ayrı
türler saydığını biliyoruz (ör. bkz. aynı yazı 3). Belli bir bakış
açısından "eleştiri" türüne ait sayılması gereken çalısmalar
Fethi Naci'ye göre "inceleme" kategorisine giriyor. Burada
sadece basit bir terim karışıklığının ötesinde bir sorun var gibi
geliyor bana. Nasıl bir sorun? Eleştiri ailesinin diğer bir büyüğünün
yaklaşımında sorunun kökenine yaklaşıyoruz. Yıldız Ecevit'in yazısından
öğrendiğimize göre, Memet Fuat, "eleştirel deneme"nin sanatsallığını
vurguluyor ve "inceleme[,] eleştirinin sanata en uzak türüdür"
diyor (57). Ecevit'in aktardığına göre, Memet Fuat, "Ataç'ın
edebiyat incelemeleri yapmaya tenezzül etmeyeceğini" belirtiyor
(57, özgün vurgu). Memet Fuat sözlerini şöyle sürdürmüş: "Ataç
bir yazı ustasıydı [...] yöntemi öğrendi mi herkes inceleme yapar.
Ama herkes deneme yazamaz" (57). Eleştiri ailesinin büyüklerinin
neden eleştirinin inceleme ile izdivacına direndikleri bu noktada
bütünüyle açıklığa kavuşuyor. Bu yaklaşıma göre, deneme-eleştiri sanatsal
bir türdür; eleştiri-inceleme ise sanatsal bir tür değildir. İncelemeyi
herkes yapar ama denemeyi herkes yazamaz. Ataç'ın "yazı ustası"
olduğu vurgulandığına göre, denemenin ustalık gerektirdiği, incelemenin
ise gerektirmediği gibi bir görüşle karşı karşıyayız. Bu görüş doğru
mu? Bunun doğruluğunu tartmak için anlamı biraz belirsiz kalan "yazı
ustası" nosyonunu irdelememiz gerekiyor. Nedir yazı ustalığı?
Yazı ustalığı, her yazıdan beklediğimiz "okunabilirlik / anlaşılabilirlik"
ölçütünün ötesinde "söz ustalığı" ve "düşünce ustalığı"
nosyonlarını akla getiriyor. Burada Ataç'ın kalıtını uzun uzun tartışacak
değilim ama en azından Ataç'tan bugüne kalanın söz ustalığı değil,
düşünce ustalığı olduğunu ve bunun da bir edebiyat türü olarak "eleştiri"nin
de ötesinde "eleştirellik" dediğimiz bir bilinç yapısıyla
ilgili olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ataç'ın düşünce ustalığını
devreden çıkartırsanız geriye "söz ustalığı"na dayanan bir
"yazı ustalığı"nın kalacağını sanmıyorum. İşte tam da bu
nedenle, "inceleme yapmaya tenezzül etmediği" söylenen Ataç'ı,
eleştirel bilince sahip olması nedeniyle önemsemek zorundayız.
Peki incelemeye
dayanan eleştiri türünden "yazı ustalığı" ya da "sanatsallık"
beklemek doğru mudur? Bence, kesinlikle evet. İncelemeye dayanan eleştirilerde,
şairanelik, söz sanatlarının etkili kullanımı gibi anlamlarda değilse
de, "düşünce sanatı"nı ve düşünce sanatının bir türevi olan
yazı ustalığını kesinlikle aramamız gerekiyor. Zaten şurası açık:
Belli bir düzeyde yaz ustalığını sergilemeyen metinlerde düşünce ustalığı
görülebilir mi? Düşüncesizce yazılmış bir yazıda düşünce ustalığına
rastlayabilir misiniz? Dolayısıyla, ne kadar "inceleme"ye
dayanıyormuş gibi görünürse görünsün, kimse bizi "eleştirelliğe
dayalı düşünce sanatı"nı devreye sokmayan yazılara "kötü
eleştiri" demekten alıkoyamaz.
Eleştiri ailesinin
eleştiri ile inceleme türlerinin izdivacına karşı çıkan büyüklerinden
farklı düşünüyorum ama onlarla anlaştığım bir nokta var. Türkiye'de
"inceleme" denince akla eleştirellikten uzak, düşünme ve
yazma sanatlarından nasibini almamış çalışmalar akla gelebiliyor.
Bunların çoğu üniversitelerde üretiliyor. Akademi kökenli çalışmalar
edebiyat dünyasında ilgi görmüyor, merak uyandırmıyor, izlenmiyor
ve tartışılmıyorsa Güven Turan'ın başlangıçta alıntıladığım yargısını
acımasız bulmak yerine, bu önemli sorunla yüzleşmek ve aşma yollarını
aramak gerekiyor. Türkiye'de bazı eleştirmenler edebiyat eleştirisinin
incelemesiz de yapılabileceğini düşünülebiliyorsa, bunun karşısında
da üniversitelerde yapılan, eleştirellikten uzak "incelemeler"i
görüyoruz. Bir yanda incelemesiz-eleştiri, diğer yanda eleştirisiz
inceleme nosyonları egemen. Eleştiri ile inceleme bir türlü evlenemediğinden
her iki ailede de sürekli iç evlenmelerin yol açtığı genetik yozlaşma
gözlemleniyor. Ancak bu bir kader değil. Son yıllarda ortaya çıkan
çoğu nitelikli çalışmanın kaynağında Türkoloji bölümlerinin değil,
Batı filolojilerinin Türk edebiyatıyla ilgilenen öğretim üyeleri bulunuyor.
Bunlar, incelemesiz-eleştiri ile eleştirisiz-inceleme ikilemini aşabilen
ve eleştirimizin gelecekteki yönelimini örnekleyen çalışmalar yapıyorlar.
Bilkent'te 3,5
yıla yaklaşan deneyimimiz de eleştirinin niceliksel ve niteliksel
tıkanmalarını ancak eleştiri ile incelemeyi evlendirerek aşabileceğimizi
gösteriyor. Bildiğiniz gibi Bilkent Türk Edebiyatı Bölümü'nün yüksek
lisans ögrencileri son yıllarda edebiyat dergilerinde çok sayıda yayın
yapmaya başladılar. 2001 yılında 50'den fazla yazı yayımlanmış durumda.
Bu yayınların hepsi değilse de önemli bir kısmı incelemeye dayanan
eleştiri yazıları. Geri kalanların önemli bir kısmı da nitelikli denebilecek,
en azında belli bir düzeyi tutturan kitap tanıtma yazıları. Bilkent'teki
bu gelişmenin iki temel dayanağı var. Birincisi, ele alınan tüm metinlere
eleştirel bir gözle yaklaşma terbiyesinin kazanılmaya çalışılması.
Diğeri de, yazılı anlatımın, yazı yazmakta ustalaşmanın öneminin vurgulanması.
Yazılı anlatım
eğitiminde önemsediğimiz bir uygulama da kendi alanımızdaki yüksek
lisans ve doktora tezleri ile diğer akademik nitelikli ya da akademik
görünüşlü yayınları eleştirel değerlendirmeye tâbi tutmak. Her yıl
bir dizi çalışmayı bu gözle değerlendiriyoruz. Şimdiye kadar yaklaşık
60 tez ya da yayını bir tür laboratuvar çalışmasında inceledik. Bu
çözümlemelerin sonucunda akademik nitelikli ya da akademik görünüşlü
yayınların müzminleşmiş ortak sorunları ortaya çıkıyor. Rastladığımız
bütün kusurların bir dökümünü burada size sunmam olanaksız. Ancak
tipik noktalar şöyle özetlenebilir:
1. Bu metinler
büyük ölçüde alıntı ve aktarmalara dayanmaktadır; yazarın kendi katkısı
bazı durumlarda yüzde 5 bile değildir.
2. Yazar aslında
bir araştırma yürütmüştür fakat metne neyi alıp neyi dışarda bırakacağını
bilememektedir; bunun yerine konuyla ilgili saydığı her seyi metne
doldurmaktadır. Dolayısıyla metnin seçiciliğinde ve bölümlenmesinde
sorunlar vardır.
3. Metinlerin
bütünlüğü ve sürekliliği kurulamamaktadır. Bunun nedeni bir konunun
olması ama irdelenen bir sorunun ya da temel bir sorunsalın bulunmamasıdır.
Odağa yerleştirilmiş bir sorunun olmaması metni bir kolaja dönüştürmektedir.
Nitekim birçok "inceleme" bir antoloji görünümündedir.
4. Birçok çalışma,
yazarın yazılı kültürle yeterince derin bir tanışıklığı olmadığını
göstermektedir. Tezini konuşur gibi yazan, "burada araya giriyorum"
gibi ifadeler kullanan yazarlar vardır.
5. Alıntı yapma
ve kaynak gösterme konularında ciddî sorunlar vardır. Bunun nedeni,
bilimsel çalışmada kaynak kullanma mantığının ve etiğinin anlaşılamamış
olmasıdır.
6. Dil ve üslûp
konularında ciddî sorunlar vardır.
Bilkent'te yürüttüğümüz
akademik yayın incelemeleri bize sorunların neler olduğunu ve nasıl
çözülebileceğini gösteriyor. Durum genelde pek iç açıcı olmasa da
iyimser olmak için bazı nedenlerimiz var. Akademik görünüşlü çalışmaların
düşük düzeyi bir kader değil, çünkü karşılaşılan sorunların hiçbiri
tanrı vergisi değil. Kökeninde ezberci eğitim bulunan bu sorunların
hepsi doğru yönlendirmeyle aşılabilir; nitekim uygun koşullar bir
araya geldiğinde aşılabilmektedir. Bu incelemelerin bize gösterdiği
bir şey daha var: İncelemeye dayanan eleştirel metinleri kaleme almak
da bir sanattır. Her sanat gibi bunun da bir eğitimi olmalıdır. Kendi
kaderlerine terk edilen gençler arasından eleştirmenler yetişmesi
beklenmemelidir. Türkiye'nin geldiği noktada bu konu geçmişte olduğu
gibi rastlantıya bırakılamaz. Üniversitelerimizde çok büyük bir potansiyel
atıl durumda beklemektedir. Eğitim yöntemlerinde atılacak yenilikçi
adımlar yeni bir eleştirmen kuşağının yetişmesini sağlayabilir.

Kaynaklar
Akatlı, Füsun
(oturumu yöneten). "Eleştirmensiz Olur mu?" Kitaplık
49 (Eylül-Ekim 2001): 20-37.
Ecevit, Yıldız.
"Türk Edebiyat Eleştirisi". Varlık
1129 (Ekim 2001): 54-61.
Fethi Naci. "Okumak,
Okumamak Üzerine". Cumhuriyet-Kitap
611 (1 Kasım 2001): 3. Tanzimat'tan Bugüne
Edebiyatçılar Ansiklopedisi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
2001. 2 cilt.