akademik eleştirinin sorunları (eleştiri ile incelemeyi evlendirmek üzerine): süha oğuzertem : 09012002  
 

Dr. Süha Oğuzertem, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyat Bölümü'nde öğretim üyesidir.
Burada sunulan yazı, TÖMER tarafından 22-23 Kasım 2001 tarihlerinde düzenlenen
"Türkiye'de Eleştiri ve Deneme" sempozyumundaki konuşmaya dayanmaktadır.

Akademik eleştirinin sorunları kimi ilgilendirir? Bu konu, ülkemizde zaten pek geniş olmayan okur kitlesini ilgilendirmek zorunda mı? Akademik nitelikli çalışmalar, eleştiriler, incelemeler edebiyat dünyamızda, kültür yaşamımızda kendilerine bir yer edinmişler midir ki bu konu, bu sempozyuma katılanları ilgilendirsin? Bakın Güven Turan ne güzel söylemiş: "[O] akademik inceleme dediğiniz şey pek kitaplaşmaz, kimi dergilerde ya yayımlanır ya yayımlanmaz. Zaten akademisyenler okullarıyla sözleşme yapsınlar diye yayımlanırlar, kimse ciddiye almaz" (Akatlı 23). Güven Turan haklı; nereden bakarsanız bakın, "akademik eleştiri" tatsız bir konu hâline gelmiş durumda. Ben de böyle bir konuda konuşmayı göze alarak önemli bir risk üstleniyor, bir anlamda kendimi feda ediyorum!

Güven Turan'ın sözleri birçok iyi okurun duygularını, yerinde gözlemlerini dile getiriyor. Türkiye'de edebiyat dünyası "akademik eleştiri" diye bir şeyin anlamlı katkıları olmadan bugüne kadar idare edebildi. Ancak, bugün geldiğimiz noktada bunun böyle devam edemeyeceği anlaşılıyor. Peki bugüne kadar akademik eleştiri olmadan idare ettiysek neden bundan sonra da idare edemeyelim?

Bu konuşmada şunu vurgulamaya çalışacağım: Türkiye'de eleştirel etkinlik hem nicelik hem de nitelik bakımından bir tıkanma noktasında. Bunun aşılması için hem piyasadaki edebiyat eleştirisinin, hem de akademideki edebiyat eleştirişinin bir dönüşüm geçirmesi gerekiyor. Bunda da en etkili rolü üniversiteler ve onların Türkoloji bölümleri üstlenebilir. Akademik nitelikli edebiyat çalışmalarının sorunlarının aşılması genel olarak eleştirel etkinliğin önünü açacaktır. Çeşitli kurum ve kesimlerin işbirliği ile bir yenilenme sürecine girilmezse eleştirel etkinliğin geleceği pek parlak olmayacaktır. Oysa sorunların kaynağını saptayıp gerekli kurumsallaşmaya gidilebildiğinde olumlu sonuçlar alinabilmektedir. Sorunların nasıl aşılacağı konusunda önemli bazı deneyimler de oluşmaktadır.

Türkiye'de eleştirel etkinliğin hem nicelik hem de nitelik açısından bir tıkanma noktasında olduğunu söyledim. Acaba gerçekten öyle mi? Önde gelen bazı eleştirmenlerimizin bu konudaki tanıklığına başvurduktan sonra anlamlı olabilecek bazı sayılara göz atmak yerinde olacak. Hatırlayacağınız gibi, Kitaplık dergisinin Eylül-Ekim 2001 tarihli 49. sayısının oturum konusunun başlığı"Eleştirmensiz Olur mu?" idi. Bu başlık bile kendi başına yeterince anlamlı. "Eleştirmensiz Olur mu?" Demek ki dergi yöneticileri Türkiye'de eleştirel etkinliğin kritik bir noktaya geldiğini saptamış ve buna uygun olarak, bir kaygıyı dile getiren bir başlık atmışlar. Oturumu yöneten Füsün Akatlı'nın giriş sözleri son derece anlamlı:

"Isterseniz bir dönem karşılaştırması yapalım. Eleştirinin işlevsiz olduğu gibi ortak bir saptayım var. Hep mi böyleydi, yoksa giderek mi işlevini yitirdi eleştiri? Ya da işlevini yitirmedi de, niteliksel ve niceliksel olarak ağırlığını yitirdi de onun için mi böylesi egemen bir düşünce ortaya çıktı?" (21)

Sözlerinin devamında da Füsün Akatlı'nın eleştirinin önceki dönemlere göre bir gerileme içinde olduğunu düşündüğünü öğreniyoruz. Türkiye'de eleştirinin önde gelen adlarından Fethi Naci'nin de eleştirel etkinliğin gidişatından memnun olmadığını sık sık okuyoruz. Cumhuriyet-Kitap'ta 1 Kasim 2001'de yayımlanan "Okumak, Okumamak Üzerine" başlıklı yazısında, Fethi Naci, eleştirmenlerin kendilerini sadece günün kitaplarını okumakla sınırlayamayacaklarını, geçmişin yapıtlarını da okumak zorunda olduklarını, bununla yetinmeyip öteki ülkelerin çağdaş yazarlarını izlemek durumda olduklarını, dahası, edebiyat kuramlarındaki yenilikleri de izlemeleri gerektiğini söylüyor. (Buna eleştirmenlerin edebiyat dışındaki alanlarda birikim sahibi olma zorunluluğunu da ekleyebiliriz.) Şöyle sürdürüyor Fethi Naci:

"Düşündükçe eleştirmenin, eleştiriyi ciddiye alan eleştirmenin, işinin epey güç, epey yorucu olduğu anlaşılıyor; sanırsınız ıstırap çekmek için gelmişlerdir dünyaya! Bunun için olsa gerek, şairlerimiz, hikâyecilerimiz, romancılarımız durmadan çoğalıyorlar da kendilerini eleştiriye adamış eleştirmenlerin sayısı bir türlü iki elin parmaklarını geçmiyor. Gençler akıllı; ne diye merak sarsınlar böylesine nankör bir işe!" (3)

Peki Füsun Akatlı ve Fethi Naci, eleştiride duraklama ya da gerileme olduğu yolundaki sezgilerinde haklılar mı? Bu sezgilerin geçerliliğini tartmanın bir yolu var mı? Eğer bu deneyimli eleştirmenlerimiz haklılarsa, hepimizi rahatsız eden "Türkiye'de eleştirmen yok" saptaması önemli ölçüde haklılık kazanmaz mı? "Türkiye'de eleştirmen var mı, yok mu?" tartışmasının nasıl doğduğunu biliyoruz. Yapıtlarının hakettiği ilgiyi görmediğini düşünen bazı edebiyatçılarımız "Türkiye'de eleştirmen yok" derken kişisel bir tepkiyi dile getirirler. Burada duygusallığın önemli bir yeri vardır. Onlar aslında "benim yapıtlarımın değerini farkeden eleştirmen yok" demek isterler. Diğer bir deyişle, onların bu sözleri, aslında, bir nitelik yokluğunu anlatmış olur. Bu tür bir sitem, bazı eleştirmenlerin karşı-sitemine yol açar. Ancak onlar da yanıtlarında nicelik değil, nitelik üzerinde durur ve yakınmacıların yapıtlarının zaten pek de değerli olmadığını ima ederler: Yakınmacıların ürünlerinin gerçek bir değeri olsaydı birileri tarafından er geç farkedilirdi nasıl olsa!

Zaman zaman adı eleştirmenler arasında anılan bir kişi olarak ben, Türkiye'de eleştirmen olmadığı yakınmasından alınmıyorum. Çünkü konuyu nitel açıdan değil de, nicel açıdan ele alacak olursanız, "Türkiye'de eleştirmen yok" savı belli bir gerçeği dile getiriyor. Türkiye'de eleştirmen yok değil ama çok az. Bunu neye dayanarak söylüyorum? İsterseniz bu noktada sayıların tanıklığını devreye sokalım. Yapı Kredi Yayınları tarafından birkaç ay önce yayımlanan Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi'nde yer verilen 2126 yazardan acaba kaçı"eleştirmen" olarak nitelenmiştir? Tanzimat'tan bu yana şiir, öykü, roman ve diğer türlerde ürün veren yüzlerce edebiyatçı arasında eleştirmenlerin yeri acaba nedir? Edebiyatçılar Ansiklopedisi'ne dayanarak yaptığım döküme göre, 2126 edebiyatçı arasında "eleştirmen" kimliği uygun görülen toplam 64 adla karşılaşıyoruz. Bunlardan 5'inin sinema, müzik ve resim eleştirisi alanındaki çalışmalarıyla "eleştirmen" kimliğini kazandıklarını, yani "edebiyatçı" kimliklerini edebiyat eleştirisine borçlu olmadıklarını göz önünde bulundurursak, geriye 59 eleştirmen kalmaktadır. Ansiklopedi, 10 kişiyi özel olarak "tiyatro eleştirmeni" diye nitelemektedir. Eğer tiyatro eleştirisi ile edebiyat eleştirisini komşu olmakla birlikte farklı alanlar sayacak olursak geriye 49 edebiyat eleştirmeni kalmaktadır. Yani 2126 edebiyatçı içinde 49 eleştirmen; diğer bir deyişle, yüzde 2.3. Ancak, şunu unutmayalım: "49" rakamı, ülkemizde hâlihazırda etkin görev yapan eleştirmen sayısını belirtmiyor. Bu rakam, Tanzimat'tan bu yana geçen yaklaşık 150 yıllık bir dönemin toplam eleştirmen sayısını belirtiyor. Oysa bugün ürün veren ve ürünlerinin eleştirmenler tarafından değerlendirilmesini arzu eden edebiyatçılarımızı asıl ilgilendiren rakam bu değildir; onları ilgilendiren-hâliyle-henüz müteveffa statüsü kazanmamış olan eleştirmenlerin mevcudu, diğer bir deyişle, hayatî mevcudiyetidir! Öyleyse, izninizle, 49 eleştirmenden kaçının hayatta olduğuna bakalım. Ansiklopediye göre, 49 eleştirmenden 31'i bugün yaşamaktadır. (Aslında bir eleştirmenimizin hâlen hayatta bulunup bulunmadığı konusunda bir belirsizlik olduğu anlaşılmaktadır; ancak tersi belirtilmedikçe "yaşıyor" sayılmalıdır.) Öte yandan, bu eleştirmenlerden birinin de aslında "sanat eleştirmeni" sayılmasi gerektiği anlaşılıyor; dolayısıyla geriye 30 edebiyat eleştirmeni kalmaktadır. 30 eleştirmenin hepsinin hâlen etkin bir eleştirmenlik yaşamı sürdürüp sürdürmediği konusunu bir yana bırakalım. (Tabiî bu cümle de size bir şeyler sezdiriyor, ama o konu üzerinde durmayalım.) İsterseniz, şimdi de, yaşayan 30 edebiyat eleştirmeninin yaş durumuna bir göz atalım ve eleştirinin gelişimi hakkında bir fikir sahibi olmaya çalışalım. Ansiklopediye göre, 1910'lu yıllarda doğan 1, 1920'li yıllarda doğan 2, 1930'lu yıllarda doğan 5, 1940'lı yıllarda doğan 10, 1950'li yıllarda doğan 10, 1960'lı yıllarda doğan 1 ve 1970'li yıllarda doğan 1 eleştirmen bulunmaktadır. Yani eleştirmenlerin çoğu 1930'lu, 1940'lı ve 1950'li yıllarda doğanlardan oluşmaktadır (toplam 25 kişi). Bu tabloda ilginç olan, 1950'li yıllarda doğanların, sayıca, 1940'lı yıllarda doğanların sayısını geçmemis olmalarıdır. Vahim olan durum ise, 1960'lı ve 1970'li yıllarda sadece birer eleştirmenin doğmuş olmasıdır. 1970'li yıllarda doğan eleştirmenlerin ansiklopediye girmesi için biraz erken olabilir ama 1960'lı yıllarda doğup 40'lı yaşlarını sürmeye başlayan birçok eleştirmen bulunmalıydı şu an.

Bu sayıların Türkiye'deki gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı söylenebilir. Bütün istatiksel çalışmaların sonuçlarında sorunlar vardır. Önemli olan, sayıların ve oranların anlamlı olup olmadığına karar verebilmektir. İlk itiraz, ansiklopedinin bütün eleştirmenleri içermediği noktasında olacaktır. Ne de olsa, elimizdeki ansiklopedi, yazarların biyografilerine yer verirken-anlaşıldığı kadarıyla-kitaplaşmış yapıtlarının olup olmadığını temel ölçüt saymaktadır. Yani, kitaplaşmamış ürünler değerlendirmeye katılmamaktadır. Ancak bu ölçüt kendi başına yanlış sayılmaz. Böyle bir ansiklopedi ortaya çıkartacaksanız belli ölçütler kullanmak zorundasınız. Aynı ölçüt yalnız eleştirmenler için değil, bütün edebiyatçilar için söz konusu olduğundan, sonuçta oranlarda çok büyük bir sapma ortaya çıkmayacaktır. Dolayısıyla, ortaya çıkan oranların anlamlılığına güvenmemek için bir neden görünmemektedir. Daha önemli bir itiraz ise ansiklopediye alınan yazarların yalnız baskın kimlikleriyle nitelendiği, oysa "eleştirmen" olarak sınıflanmayan birçok yazarın da aslında eleştiri alanında ürün verdikleri noktasında olacaktır. Okur olarak deneyimimiz, bu itirazın diğerinden daha çok önemsenmesi gerektiğini düsündürüyor. Ancak, yazarları baskın kimlikleriyle niteleme yaklaşımı diğer türlerde ürün verenler için de geçerli olduğundan, oranlarda eleştirmenler lehine küçük bir düzeltme yapacak olsak bile genel tabloda çok büyük bir değişime yol açamayız. Üstelik, ansiklopedinin "eleştirmen" olarak nitelediği kişilerin yalnız eleştiriyle uğraşmadıklarını, birçoğunun baska alanlarda da ürün verdiklerini akılda tutmalıyız.

Sayıların tanıklığından yola çıktığımızda, "Türkiye'de eleştirmen yok" demek yanlış olsa da sayılarının çok az olduğu açıkça görülüyor. Yüzde 2.3 oranı son derece düşündürücü. Daha da kötüsü ise, zaten fazla olmayan sayıların çok ciddî bir azalma eğilimi göstermesi. Bu durum, Fethi Naci ve Füsun Akatlı'nın izlenimlerinin son derece haklı olduklarını gösteriyor. Evet, Türkiye'de eleştiri nicelik bakımından bir tıkanma noktasında. Peki nitelik açısında durum nedir?

Nitelik tartışmasını başlatmak bizi sonsuz bir sarmalın içine sokabileceğinden bu konuşmada yalnız çok belirgin olan bir sorun üzerinde durmak istiyorum. Edebiyatta eleştirinin yeri, kapsamı, çerçevesi gibi konularda yapılan tartışmaları izleyecek olursanız bunların belli bir konuda çıkmaza saplandığını farkedersiniz. O da eleştiri türünün inceleme türü ile olan ilişkisidir. Tesadüfe bakın ki Kitaplık'ın yayımladığı oturumda da bu konuda bir uzlaşıma ulaşılamamaktadır. Her konuşmacının bu konuda farklı bir görüşü olduğu anlaşılmaktadır. Eleştiri ile inceleme türleri arasındaki ilişki ve / ya da çelişkinin ne olduğu, bunun nasıl kavramsallaştırılması gerektiği bir türlü netlik kazanamamaktadır.

Bu noktada yaşanan belirsizlik daha derin bir sorunun, "eleştiri" sözcüğüne yüklediğimiz anlamın, türün belli bir anına saplanıp kalmış olmasının anlatımı olarak görülebilir. Eğer "eleştiri" sözcüğüne yüklediğiniz anlam, yeterince kapsayıcı değilse, farkında olmadan ve istemeden, türün gelişiminin önüne dikiliyor da olabilirsiniz. Eleştiri türünden beklentiniz sorgulamaya değil de alışkanlığa dayanıyorsa zihniniz farklı açılımları algılamıyor, sadece beklentileri yeniden üretiyor demektir. Eleştiri konusundaki tanım ve beklenti sorunu galiba şu noktada düğümleniyor. Türkiye'de "eleştiri" türünü "deneme" türüne yakın, "inceleme" türüne ise uzak sayıyoruz. Örneğin bu sempozyumun başlığı da "Türkiye'de Eleştiri ve Deneme". Bu başlık bizi yadırgatmıyor çünkü yirminci yüzyılda oluşan, yaygınlık kazanan ve yerleşen bir gelenek bu. Eleştiri ile deneme çoğu kez evli muamelesi görürler ama eleştiri ile inceleme bir türlü evlenememiş, flört aşamasında kalmışlardır. Bugünkü noktada, eleştiri ile denemenin birlikteliğini sorgulamak ya da boşanmalarını teşvik etmek, bunu kışkırtmak gibi bir amacımız olamaz. Ancak deneme-eleştiri tarzının bizi tek başına doyurmadığını da giderek daha fazla farkediyoruz. Dolayısıyla, eleştirinin denemenin yani sıra inceleme ile de evlenmesi, yani en azından iki eşli olması yönünde talepler ne zamandır öne sürülüyor ve son zamanlarda artıyor. Yıldız Ecevit, Varlık dergisinde yayımlanan "Türk Edebiyat Eleştirisi" başlıklı kısa tarihçe denemesinde yirminci yüzyılda eleştiri ile denemenin yakın akrabalığını vurgulayarak bu tarzın öznel / izlenimci yapısı üzerinde duruyor. Ecevit'in sözleriyle, "bir yönteme dayanmayan, tümüyle öznel renkli, çoğunlukla da gücünü eleştirmenin başat kişiliğinden alan" (57) bu tarz "eleştiri" giderek daha çok sayıda itirazla karşılaşıyor. Yıldız Ecevit bu ana yönelimin karşısına 1950'lerden itibaren nesnellik arayışlarının da çıktığını belirtiyor. Ancak görünen o ki bazı önemli adımlara karşın eleştiri ile inceleme türleri arasındaki ilişki en iyi ihtimalle henüz sözlenme aşamasında. Oysa bir an önce evlenmeleri gerekiyor.

Eleştiri ile inceleme türlerinin müstakbel izdivaçlarının önünde bazı engeller var. Eleştiri ailesinin bazı büyükleri bu birlikteliğe karşı çıkıyorlar. Örneğin, Fethi Naci'nin eleştiri ile incelemeyi birbirinden bütünüyle ayrı türler saydığını biliyoruz (ör. bkz. aynı yazı 3). Belli bir bakış açısından "eleştiri" türüne ait sayılması gereken çalısmalar Fethi Naci'ye göre "inceleme" kategorisine giriyor. Burada sadece basit bir terim karışıklığının ötesinde bir sorun var gibi geliyor bana. Nasıl bir sorun? Eleştiri ailesinin diğer bir büyüğünün yaklaşımında sorunun kökenine yaklaşıyoruz. Yıldız Ecevit'in yazısından öğrendiğimize göre, Memet Fuat, "eleştirel deneme"nin sanatsallığını vurguluyor ve "inceleme[,] eleştirinin sanata en uzak türüdür" diyor (57). Ecevit'in aktardığına göre, Memet Fuat, "Ataç'ın edebiyat incelemeleri yapmaya tenezzül etmeyeceğini" belirtiyor (57, özgün vurgu). Memet Fuat sözlerini şöyle sürdürmüş: "Ataç bir yazı ustasıydı [...] yöntemi öğrendi mi herkes inceleme yapar. Ama herkes deneme yazamaz" (57). Eleştiri ailesinin büyüklerinin neden eleştirinin inceleme ile izdivacına direndikleri bu noktada bütünüyle açıklığa kavuşuyor. Bu yaklaşıma göre, deneme-eleştiri sanatsal bir türdür; eleştiri-inceleme ise sanatsal bir tür değildir. İncelemeyi herkes yapar ama denemeyi herkes yazamaz. Ataç'ın "yazı ustası" olduğu vurgulandığına göre, denemenin ustalık gerektirdiği, incelemenin ise gerektirmediği gibi bir görüşle karşı karşıyayız. Bu görüş doğru mu? Bunun doğruluğunu tartmak için anlamı biraz belirsiz kalan "yazı ustası" nosyonunu irdelememiz gerekiyor. Nedir yazı ustalığı? Yazı ustalığı, her yazıdan beklediğimiz "okunabilirlik / anlaşılabilirlik" ölçütünün ötesinde "söz ustalığı" ve "düşünce ustalığı" nosyonlarını akla getiriyor. Burada Ataç'ın kalıtını uzun uzun tartışacak değilim ama en azından Ataç'tan bugüne kalanın söz ustalığı değil, düşünce ustalığı olduğunu ve bunun da bir edebiyat türü olarak "eleştiri"nin de ötesinde "eleştirellik" dediğimiz bir bilinç yapısıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ataç'ın düşünce ustalığını devreden çıkartırsanız geriye "söz ustalığı"na dayanan bir "yazı ustalığı"nın kalacağını sanmıyorum. İşte tam da bu nedenle, "inceleme yapmaya tenezzül etmediği" söylenen Ataç'ı, eleştirel bilince sahip olması nedeniyle önemsemek zorundayız.

Peki incelemeye dayanan eleştiri türünden "yazı ustalığı" ya da "sanatsallık" beklemek doğru mudur? Bence, kesinlikle evet. İncelemeye dayanan eleştirilerde, şairanelik, söz sanatlarının etkili kullanımı gibi anlamlarda değilse de, "düşünce sanatı"nı ve düşünce sanatının bir türevi olan yazı ustalığını kesinlikle aramamız gerekiyor. Zaten şurası açık: Belli bir düzeyde yaz ustalığını sergilemeyen metinlerde düşünce ustalığı görülebilir mi? Düşüncesizce yazılmış bir yazıda düşünce ustalığına rastlayabilir misiniz? Dolayısıyla, ne kadar "inceleme"ye dayanıyormuş gibi görünürse görünsün, kimse bizi "eleştirelliğe dayalı düşünce sanatı"nı devreye sokmayan yazılara "kötü eleştiri" demekten alıkoyamaz.

Eleştiri ailesinin eleştiri ile inceleme türlerinin izdivacına karşı çıkan büyüklerinden farklı düşünüyorum ama onlarla anlaştığım bir nokta var. Türkiye'de "inceleme" denince akla eleştirellikten uzak, düşünme ve yazma sanatlarından nasibini almamış çalışmalar akla gelebiliyor. Bunların çoğu üniversitelerde üretiliyor. Akademi kökenli çalışmalar edebiyat dünyasında ilgi görmüyor, merak uyandırmıyor, izlenmiyor ve tartışılmıyorsa Güven Turan'ın başlangıçta alıntıladığım yargısını acımasız bulmak yerine, bu önemli sorunla yüzleşmek ve aşma yollarını aramak gerekiyor. Türkiye'de bazı eleştirmenler edebiyat eleştirisinin incelemesiz de yapılabileceğini düşünülebiliyorsa, bunun karşısında da üniversitelerde yapılan, eleştirellikten uzak "incelemeler"i görüyoruz. Bir yanda incelemesiz-eleştiri, diğer yanda eleştirisiz inceleme nosyonları egemen. Eleştiri ile inceleme bir türlü evlenemediğinden her iki ailede de sürekli iç evlenmelerin yol açtığı genetik yozlaşma gözlemleniyor. Ancak bu bir kader değil. Son yıllarda ortaya çıkan çoğu nitelikli çalışmanın kaynağında Türkoloji bölümlerinin değil, Batı filolojilerinin Türk edebiyatıyla ilgilenen öğretim üyeleri bulunuyor. Bunlar, incelemesiz-eleştiri ile eleştirisiz-inceleme ikilemini aşabilen ve eleştirimizin gelecekteki yönelimini örnekleyen çalışmalar yapıyorlar.

Bilkent'te 3,5 yıla yaklaşan deneyimimiz de eleştirinin niceliksel ve niteliksel tıkanmalarını ancak eleştiri ile incelemeyi evlendirerek aşabileceğimizi gösteriyor. Bildiğiniz gibi Bilkent Türk Edebiyatı Bölümü'nün yüksek lisans ögrencileri son yıllarda edebiyat dergilerinde çok sayıda yayın yapmaya başladılar. 2001 yılında 50'den fazla yazı yayımlanmış durumda. Bu yayınların hepsi değilse de önemli bir kısmı incelemeye dayanan eleştiri yazıları. Geri kalanların önemli bir kısmı da nitelikli denebilecek, en azında belli bir düzeyi tutturan kitap tanıtma yazıları. Bilkent'teki bu gelişmenin iki temel dayanağı var. Birincisi, ele alınan tüm metinlere eleştirel bir gözle yaklaşma terbiyesinin kazanılmaya çalışılması. Diğeri de, yazılı anlatımın, yazı yazmakta ustalaşmanın öneminin vurgulanması.

Yazılı anlatım eğitiminde önemsediğimiz bir uygulama da kendi alanımızdaki yüksek lisans ve doktora tezleri ile diğer akademik nitelikli ya da akademik görünüşlü yayınları eleştirel değerlendirmeye tâbi tutmak. Her yıl bir dizi çalışmayı bu gözle değerlendiriyoruz. Şimdiye kadar yaklaşık 60 tez ya da yayını bir tür laboratuvar çalışmasında inceledik. Bu çözümlemelerin sonucunda akademik nitelikli ya da akademik görünüşlü yayınların müzminleşmiş ortak sorunları ortaya çıkıyor. Rastladığımız bütün kusurların bir dökümünü burada size sunmam olanaksız. Ancak tipik noktalar şöyle özetlenebilir:

1. Bu metinler büyük ölçüde alıntı ve aktarmalara dayanmaktadır; yazarın kendi katkısı bazı durumlarda yüzde 5 bile değildir.

2. Yazar aslında bir araştırma yürütmüştür fakat metne neyi alıp neyi dışarda bırakacağını bilememektedir; bunun yerine konuyla ilgili saydığı her seyi metne doldurmaktadır. Dolayısıyla metnin seçiciliğinde ve bölümlenmesinde sorunlar vardır.

3. Metinlerin bütünlüğü ve sürekliliği kurulamamaktadır. Bunun nedeni bir konunun olması ama irdelenen bir sorunun ya da temel bir sorunsalın bulunmamasıdır. Odağa yerleştirilmiş bir sorunun olmaması metni bir kolaja dönüştürmektedir. Nitekim birçok "inceleme" bir antoloji görünümündedir.

4. Birçok çalışma, yazarın yazılı kültürle yeterince derin bir tanışıklığı olmadığını göstermektedir. Tezini konuşur gibi yazan, "burada araya giriyorum" gibi ifadeler kullanan yazarlar vardır.

5. Alıntı yapma ve kaynak gösterme konularında ciddî sorunlar vardır. Bunun nedeni, bilimsel çalışmada kaynak kullanma mantığının ve etiğinin anlaşılamamış olmasıdır.

6. Dil ve üslûp konularında ciddî sorunlar vardır.

Bilkent'te yürüttüğümüz akademik yayın incelemeleri bize sorunların neler olduğunu ve nasıl çözülebileceğini gösteriyor. Durum genelde pek iç açıcı olmasa da iyimser olmak için bazı nedenlerimiz var. Akademik görünüşlü çalışmaların düşük düzeyi bir kader değil, çünkü karşılaşılan sorunların hiçbiri tanrı vergisi değil. Kökeninde ezberci eğitim bulunan bu sorunların hepsi doğru yönlendirmeyle aşılabilir; nitekim uygun koşullar bir araya geldiğinde aşılabilmektedir. Bu incelemelerin bize gösterdiği bir şey daha var: İncelemeye dayanan eleştirel metinleri kaleme almak da bir sanattır. Her sanat gibi bunun da bir eğitimi olmalıdır. Kendi kaderlerine terk edilen gençler arasından eleştirmenler yetişmesi beklenmemelidir. Türkiye'nin geldiği noktada bu konu geçmişte olduğu gibi rastlantıya bırakılamaz. Üniversitelerimizde çok büyük bir potansiyel atıl durumda beklemektedir. Eğitim yöntemlerinde atılacak yenilikçi adımlar yeni bir eleştirmen kuşağının yetişmesini sağlayabilir.

Kaynaklar

Akatlı, Füsun (oturumu yöneten). "Eleştirmensiz Olur mu?" Kitaplık 49 (Eylül-Ekim 2001): 20-37.

Ecevit, Yıldız. "Türk Edebiyat Eleştirisi". Varlık 1129 (Ekim 2001): 54-61.

Fethi Naci. "Okumak, Okumamak Üzerine". Cumhuriyet-Kitap 611 (1 Kasım 2001): 3. Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001. 2 cilt.